ELMAS YAYLA
Yazar Pınar Sur’un ilk romanı “Astar”, Siyah Kitap Yayınevi tarafından yayımlandı. Eser, aile içi ilişkileri, bastırılmış istekleri, bir aileyi ayakta tutan ve bazen de tutamayan görünmez bağları ele alıyor. Kitabın adını taşıyan “Astar” ile kurulan metaforik bağ ise ailenin kendi içindeki sağlam duruşunu ve koruyucu niteliğini simgeliyor. Nasıl ki dikişi sağlam bir astar, ceketi daha dayanıklı ve bütün kılarsa, aileyi var eden asıl güç de dışarıdan görünmeyen ama içten içe örülen bağlarında gizli.
Bu anlamdan yola çıkan romanın baş karakteri Özlem, ailesiyle arasında biriken duygularını terapistine anlatırken okurla buluşuyor. Özlem’in hikâyesini, farklı zamanlar, farklı olaylar ve değişen mekanlar üzerinden adım adım izliyoruz. Bir genç kızın büyüme yolculuğuna, taşıması zor ve bir o kadar da güçlü sırlar eşlik ederken, rüyalar da bu yolculukta ona rehber oluyor.
Zaman zaman uykularını bölen bu rüyalar, neyi gerçekleştirdiğinde artık onu uyandırmaktan vazgeçecek? Sabaha karşı her uyandığında, farkına vardığı yeni bir şey mi olacak? “Astar”, geçmişin izlerini bir gün ansızın karşısına çıkardığında, ne yapacağını bilemeyen genç bir kıza kendi söküğünü dikme fırsatı mı sunacak, yoksa hayat onu bambaşka bir yöne mi savuracak?
Özlem’in yaşadıkları bugün pek çok insan için bir ayna işlevi görür. Bir çok ailede ebeveynlerin beklentileri ile çocukların hayalleri örtüşmediğinde, ortaya çıkan bu yarım kalmışlık duygusu, nesilden nesile göçer. Romanda anneanne, anne, abla ve Özlem arasında dolaşan gizemin nasıl bir sonuca varacağı merak uyandırıyor. “Astar”, insanların çoğu zaman üzerini örttüğü ya da bir gün cesaretle kaldırmayı düşündüğü geçmişi ve geleceğe dair planları anlatan güçlü bir metin olarak öne çıkıyor.
Hikâye, Zonguldak’ta başlıyor, biriken suskunlukların yüküyle Ankara’da son buluyor. Ankara Özlem’in anlatacaklarının hem tamamlandığı, hem de içsel yolculuğunun yeniden başladığı yer. Roman özellikle Özlem ile ablası arasındaki çekişmeye odaklanırken, okuru bu çatışmanın nedenlerini sorgulamaya davet ediyor. Yazar, anlatıyı Özlem’in terapistine yaptığı iç döküşler üzerinden kuruyor.
Metin, okuru zaman zaman farklı yıllara sürüklüyor. Okur, bir anda geçmişte yaşananları öğrenirken, hemen ardından başka bir yılın içinde buluyor kendini. Anlatıda zaman, kronolojik bir çizgide ilerlemiyor, anlar ve olaylar sürekli yer değiştiriyor. Zamanın bu beklenmedik geçişlerle kullanılması, okuru metnin içine çekiyor ve anlatıyı daha sürükleyici kılıyor. Hem bu kardeş çekişmesinin ardındaki gerçeği öğrenmek, hem de hikâyenin nasıl sonuçlanacağını görmek için heyecanla sayfaları çeviriyorsunuz. Çünkü anlatı ilerledikçe, bu rekabetin gerisinde kalan sır yavaş yavaş açığa çıkıyor ve gerçeğe bir an evvel yaklaşmak istiyorsunuz.
Bu sır nedir? Kimler taşır, kimler bilerek susar? Bir çatı katı geçmişi hatırlatırken, geleceği küstürebilir mi? Özlem’i güçsüzleştiren gerçek, onun ayağa kalkmasına da izin verecek mi? Özlem bu yüzleşmeyi tek başına mı göğüsleyecek, yoksa başkalarının kurduğu planların içinde kalmak ona daha mı güvenli gelecek? Kendini anlatarak mı koruyacak, suskunluğa mı sığınacak? Ve yıllar sonra ilk kez kendisi için attığı bir adımdan suçluluk mu duyacak, mutluluk mu? Suskunluk bu ailenin değişmeyen gerçeği ve Özlem bu gerçeğin neresinde duracağını seçmek zorunda.
Parıltılı bir broş, bir çekmecenin arkasına sıkışmış eski bir fotoğraf, çok eskilerden kalma bir tanıdık ve bir şiir kitabı, dikilmeyi bekleyen bir astara fazlasıyla eşlik ediyor. Özlem aslında kendi duygusunu, bir tatil günü kapısını çalan küçük bir çocuğun ödevinde imliyor. “Yaz” diyor Özlem ona, “yaz”… “Yıpranmış bir fotoğraf, bir çekmecenin içinde yıllarca unutulmuş gibi. Kimse ellememiş, kimse bakmamış gibi. Boş bir odada yalnız kalmış eşyalar gibi düşün. Eşyalar da üşüyor gibi olsun. Kimsesizlermiş gibi. Büyük bir sırrı saklıyormuşlar gibi…”
“Astar”, genç bir kızın büyüme ve karar verme hikâyesi ve okura, herkesin kendi hayatının terzisi olma ihtimalini fısıldıyor.
