EFE ÇAKIR
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik operasyonlar kapsamında tutuklanan Medya A.Ş. Eski Genel Müdürü Dr. İpek Elif Atayman’ın oğlu.
19 Mart sabahı annemin kapısına polislerin gelmesiyle uyandığım andan, bir yıla yaklaşan bu tutukluluk günlerine, her sabah aynı şafak baskını duygusuyla uyanmak ne garip. Alışmıyor insan, alışamıyor…
Annemin haksız yere bir yıldır oradan oraya savrulmasının; Silivri’den Afyon’a akıbetini bilmediğimiz yolculukların zulme dönüşmesinin yüreğimizde bıraktığı tarifsiz üzüntü ve endişe duygusu da halen dipdiri. Kelepçeli halde 7.5 saat boyunca tutulduğu teneke kabinde bileklerinin morardığını, yerde yatırıldığını duyduğumda yaşadığım acıyı bir ömür kalbimde taşıyacağım.
Şimdi 9 Mart’ı bekliyoruz. Aylar sonra çıkan iddianameyi okudukça, “Annem neden bir yıldır tutuklu” diye sorgulamaya devam ediyorum. 80 yaşındaki dedem ve anneannem, aylardır çaresizce binlerce kilometre yol kat ederek gittikleri uzak bir memleket toprağında, kızlarına sarılabiliyor olmanın sevinciyle avunuyorlar. Sözün özü, maddi manevi her türlü zorlukla baş etme gayretiyle, ailemizin ve dostlarının hayatında çok derin izler bırakıyor bu zamanlar…
Zor zamanlar, ama hiçbirimiz umudumuzu yitirmedik. Adaletin gerçekleşebilme ihtimaline sığınıyoruz. Her ne kadar bugüne dek şahit olduklarımız umut kırıcı olsa da bir şekilde adaletin tecelli edecek olması yaşamın doğası gereği diye düşünmeye çalışıyorum. Bu sürecin mağduru olan herkes yarı hukukçu oldu desem yalan olmaz. Hayatımızda görmediğimiz iddianameler, örgüt suçlamaları, hangi suç neye karşılık geliyor diye yasa maddelerini öğrenme ve yorumlama çabamız: Her birimizi hukukçu adayı yaptı adeta…
Tabi hukukun ne düzeyde yasaya uygun işleyeceğini düşünmeden edemiyor insan. Örgüt yöneticiliğinden yüzlerce yılla yargılananların “itirafçı” unvanı alıp korumalarla özgür dolaştığı bir ortamda, yasa nasıl uygulanır diye elbette düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları dahi uygulanmıyorken, bizim “şu kanun böyle diyor, bu kanun böyle emrediyor” diye hukukun gerçekleşeceğini düşünmemiz, tutuklu yakını olarak iyimser bir adalet beklentisi de olabilir… Tabi şunu da belirtmeliyim; insanın annesinin sesini sadece haftada 10 dakika duymaya mecbur bırakılması, adaletin ne olduğu üzerine sayfalarca yazı okumaktan daha ağır geliyor.
Bu süreçte aslında ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu ama o az şeyin ne kadar kıymetli olduğunu da düşündüm. Mesela birlikte bir pazar kahvaltısı yapmak ne kadar kıymetliymiş. Annemin demir kapıların ardındaki dik duruşu bize teselli oluyor belki ama yine de bir evlat olarak içimdeki sızı geçmiyor. Sadece yanında olmak, elini tutmak ve “geçti anne” demek istiyorum.
Benim iyi kalpli annem;
Dışarıdan içeriye yazdığım bu satırları, biliyorum ki hüzünle okuyorsun ama az kaldı, az daha sabır… Bil ki bizi ayakta duruyorsak, sen dimdik ayakta durduğun içindir. Adalete güvenmekten bir gün olsun vazgeçmeyen kalbin ve tutkuyla bağlı olduğun bu ülkenin doğruda bulaşacağına dair kesin inancın, hepimize güç vermeye ve bizi de inançla yarınlara taşımaya devam ediyor.
Seni kucaklıyorum annem, kilometrelerce öteden sımsıkı sarılıyorum. Geçecek annem!..
