RASIH REŞAT
İran merkezli gerilimin, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun ABD Başkanı Donald Trump üzerindeki etkisiyle, bir gün ansızın, yeni bir savaşa evrilmesi, yalnızca Hürmüz Boğazı’nın sıkışması ve küresel ekonominin sarsılmasıyla sınırlı kalmayabilir. Daha derin ve uzun vadeli bir sonuçla karşı karşıya olabiliriz: Dünya yeni bir nükleer silahlanma yarışına girebilir.
Bu iddia ilk bakışta abartılı gelebilir. Ancak meseleye biraz daha yakından bakıldığında, bunun bir “kıyamet senaryosu” değil, giderek güçlenen bir eğilim olduğu görülecektir. Öncelikle kavramları netleştirelim: “Bu savaş nükleer savaş çıkaracak” demiyorum. “Bu savaş, nükleer silahlanma yarışını hızlandıracak” diyorum. Bu fark kritik.
Hatta hızlandırırken, bu yarışa girecek ülkelerin de çeşitleneceğini söylemek lazım. Muammer Kaddafi örneği hâlâ hafızalarda. 2003 yılında Libya, Batı ile anlaşarak nükleer ve kimyasal programlarını gönüllü biçimde tasfiye etti. Karşılığında uluslararası sisteme entegre olacağı, yaptırımların kalkacağı ve güvenliğinin artacağı vaadedildi. Kısacası, Libya dost ve müttefik ülkeler sınıfına alınacaktı. Ancak 2011’de NATO müdahalesiyle rejim devrildi, Kaddafi öldürüldü ve Libya bugüne kadar süren bir parçalanmışlık döngüsüne girdi.
Benzer bir süreç Saddam Hüseyin için de yaşandı. 1991 sonrasında Irak’ın kitle imha silahı programları uluslararası baskı ve denetimlerle ortadan kaldırıldı. Buna rağmen 2003’te, bu silahların varlığı iddiasıyla ülke işgal edildi. Sonrasında bu silahların bulunamadığı ortaya çıktı. Saddam yargılanıp idam edildi. Irak ise bildiğiniz gibi…
Daha farklı ama aynı derecede öğretici bir örnek ise Ukrayna. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından dünyanın en büyük nükleer cephaneliklerinden birine sahip olan Ukrayna, 1994 tarihli Budapeşte Memorandumu ile bu silahlardan vazgeçti. Karşılığında toprak bütünlüğü ve güvenlik garantileri aldı. Bugün bu garantilerin yerinde yeller estiği gibi Zelenski, Oval Ofis’te Trump ve yardımcısı J.D. Vance tarafından kameralar önünde aşağılanabiliyor.
VERİLEN GÜVENLİK
GARANTİLERİ KALICI
VE KOŞULSUZ DEĞİL
Bu üç örnek, uluslararası sistemde şu algının güçlenmesine neden oldu: Stratejik caydırıcılığını kaybeden devletler, daha güvende olmuyor. Tam da bu nedenle İran dosyasını yalnızca teknik bir nükleer müzakere başlığı olarak okumak yetersizdir. İran’ın yaklaşımı, ideolojik olduğu kadar tarihsel ve stratejik bir okumanın sonucudur.
Tahran açısından mesele basittir: “Silahı bırakanların akıbeti ortadadır. Bırakmam, bırakmamı isteyene de Hürmüz’ü dar ederim.” Bu algı yalnızca İran’la sınırlı da kalmayacaktır. Bölgesel güçler, örneğin Saudi Arabistan, kendi güvenlik mimarilerini yeniden düşünmeye başlayabilir. Avrupa’da dahi, özellikle son yıllarda transatlantik ilişkilerde yaşanan dalgalanmalar göz önüne alındığında, “stratejik otonomi” tartışmaları yeni bir boyut kazanabilir. Çünkü artık devletler şunu daha açık görüyor, Uluslararası sistemde güvenlik garantileri, kalıcı ve koşulsuz değildir.
Dahası, büyük güçlerin, özellikle Washington ve Tel Aviv hattında, zaman zaman müttefikleriyle dahi yeterli istişare yürütmeden, küresel dengeleri sarsabilecek kararlar alabildiği bir dönemdeyiz. Bu durum, yalnızca rakipleri değil, müttefikleri de tedirgin etmektedir. Dahası, müteffik Danimarka ile girilen Grönland tartışması, müttefik Kanada ile girilen 51’inci eyalet polemiği, Körfez savaşında Britanya Ordusu’nun “aslında savaşmadığı” söylemi artık ABD’nin dostluğunun ve NATO’nun şemsiyesinin pek de kurşun geçirmez olmadığının anlaşılmasına neden oluyor.
Bu nedenle mesele yalnızca İran’ın ne yapacağı değil, dünyanın geri kalanının neyi “mantıklı” bulacağıdır. Eğer uluslararası sistem, silahsızlanmayı ödüllendirmek yerine cezalandıran bir örüntü üretmeye devam ederse, sonuç kaçınılmaz olacaktır: Devletler, güvenliklerini başkalarına emanet etmek yerine kendi caydırıcılıklarını inşa etmeye yönelecektir. Ve bu da bizi, yeni bir nükleer silahlanma çağının eşiğine getirebilir.
