MATHIAS DELORI
Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) araştırmacı, “La Guerre contre le terrorisme comme rivalité mimétique – Taklitçi Bir Rekabetçilik Olarak Terörle Savaş” (Peter Lang, Oxford, 2025) kitabının yazarı.
Çeviri: AHMET ÖYLEK
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri, İran’a karşı yürüttükleri hava savaşında iki hedeflerinin olduğunu ileri sürüyor: Tahran’ın nükleer programını yok etmek ve rejim değişikliğini teşvik etmek. Ancak tarih, bu tür stratejilerin hem uygulamadaki hem de etik alandaki sınırlarını gözler önüne seriyor. Nitekim hava bombardımanı tercihi çoğu zaman, belirli bir hedefe ulaşmanın en etkili yoluna dair derinlemesine bir değerlendirmeden ziyade, daha pragmatik bir kaygıdan doğar: Kendi askerlerini tehlikeye atmamak. Bu yaklaşım yeni değil. 1910’lu yıllarda, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin orduları sömürgelerinde ağır kayıplar veriyordu; hava bombardımanları ise hem askerleri daha az riske atmanın hem de bu topraklara “barış getirmenin” yolu olarak görülmeye başlanmıştı.
Ancak bu hesap, temel bir gerçeği göz ardı ediyor: Hava bombardımanları, birliklerin kara savaşına girmesine kıyasla daha fazla masum sivilin ölümüne yol açar. Tarihçi David E. Omissi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Irak’ta görev yapan bir İngiliz subayının yaşadığı vicdani sorgulamayı şöyle anlatır: “Lionel Charlton’ın ‘asayiş bombardımanlarına’ duyduğu inanç, Divaniye’ye gidip yerel hastaneyi ziyaret etmesi ve İngiliz bombardıman uçaklarının yaraladığı kurbanların iyileşmeye çalışmasını görmesiyle sarsılmaya başladı. (…) Bu yöntemleri kınama arzusu ile hava kuvvetlerindeki kariyerini sürdürme isteği arasındaki çelişkili duygularla boğuşan Charlton, görevden alınmayı talep etti.” (1)
Bir halkın düşman bir gruba ya da düşman bir rejime destek vermesini engellemek ya da söz konusu halkın bu düşmanlara karşı ayaklanmasını teşvik etmek amaçlandığında, “riskin sivillere aktarılması” (2) yalnızca etik açıdan değil, aynı zamanda stratejik açıdan da bir sorun oluşturur. Bu sorunların farkına, söz konusu strateji o dönemde “uygar uluslar” olarak adlandırılan ülkelere karşı uygulandığında varıldı. Psikolog Erich Benjamin Strauss, İtalya ve Almanya’nın Mart 1938’de Barselona’ya düzenlediği hava saldırıları karşısında halkın verdiği tepkileri inceledi ve “Bombalananlar, görünmez düşmana karşı ortak bir nefret ve dehşet geliştirir ve otomatik olarak birleşirler” sonucuna ulaştı. (3) Aynı gözlem, 1940’taki Britanya Savaşı sırasında gerçekleşen Nazi saldırılarından sonra da yapıldı. (4)
Özel İçerik
Bu içerik sadece gazeteye abone olan okuyucular içindir.Yazının devamını okumak için gazetemize abone olmak ister misiniz?
