• Abonelik
  • Künye
  • Gizlilik İlkeleri
  • Yayın İlkeleri
  • Kullanım Koşulları
  • Çerez Politikası
  • Reklam
  • İletişim
Çarşamba, Eylül 2, 2026
Le Monde diplomatique Türkçe
No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • LMd
  • Yazarlar
  • Konuk Yazarlar
  • Politika
  • Gündem
  • Dünya
  • Finans
  • Kültür-Sanat
  • Anasayfa
  • LMd
  • Yazarlar
  • Konuk Yazarlar
  • Politika
  • Gündem
  • Dünya
  • Finans
  • Kültür-Sanat
No Result
View All Result
Le Monde diplomatique Türkçe
No Result
View All Result
Anasayfa LMd

ORTA DOĞU YENİDEN ŞEKİLLENİYOR

İran’daki savaşın nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini korurken bölgede önemli jeopolitik dönüşümler yaşanıyor ve karşı karşıya gelen iki blokun hatları giderek netleşiyor. Bir yanda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki ittifak, diğer yanda ise İsrail, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hindistan ekseni yer alıyor. Bütün bu konumlanma, iki tarafı da karşısına almamaya özellikle dikkat eden ABD’nin dikkatli gözleri altında gerçekleşiyor.

2 Eylül 2026
- 3, LMd
EN KÖTÜSÜ MÜYDÜ?

ZIAD MAJED

Fransız – Lübnanlı siyaset bilimci, Paris Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi ve “Le Proche – Orient, miroir du monde – Yakın Doğu, Dünyanın Aynası” (La Découverte, Paris, 2025) adlı kitabın yazarı,.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, 7 Ağustos 2026 günü Mekke’de karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Anlaşma, her türlü dış tehdide karşı işbirliği ve istihbarat paylaşımı ile ortak askeri tatbikatların yanı sıra, siyasetçiler ve güvenlik yetkilileri arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesini öngörüyor; askeri sanayi ve teknolojiler ile siber güvenlik alanlarında daha yakın işbirliğinin önünü açıyor. İmzacıları tarafından herhangi bir devleti hedef almayan, sadece savunma amaçlı bir ittifak olarak sunulan anlaşma, esas olarak ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın (1) ardından bölgesel dengelerde yaşanan derin dönüşümü ve Tel Aviv’in yayılmacı projeleri karşısında safları sıklaştırma iradesini yansıtıyor.

Bu gelişme, Afrika, Asya ve Avrupa’nın kesişme noktasında bulunan Orta Doğu ve yakın çevresinin modern tarihinde, yeni bir dönemine girildiğini doğruluyor. Bu durum, savaşlarla ve geçen yüzyılın başında dayatılan sınırlarla şekillendirilen bu coğrafyadaki güç hatlarının yeniden çizildiği 2023’ten bu yana yaşanan siyasi ve stratejik depremden kaynaklanıyor.

Barack Obama’nın başkanlığı döneminde (2009-2017) bir tür Amerikan geri çekilmesi ya da en azından Washington’ın öncelikler hiyerarşisinde Orta Doğu’nun göreli olarak geri plana itilmesi gibi görünen süreç, 2011’de başlayan Arap devrimlerinin ardından yeni bölgesel yapıların ve benzeri görülmemiş ekonomik ilişkilerin ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

Genişleme sürecine giren İran, bu dönemde bölgenin başlıca gücü olarak öne çıktı. (2) 2002’de Suriye’ye yaptığı müdahale, müttefiki Beşar Esad rejiminin geçici de olsa kurtulmasını sağladı. 2003’te Anglo – Amerikan işgalinin ardından Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi, Irak üzerinde hâkimiyet kurmasını sağladı. Lübnan’da Hizbullah aracılığıyla kurduğu siyasi ve askeri nüfuz ile Yemen’in kuzeyindeki Husilere verdiği destek, İran’a önemli bir stratejik derinlik kazandırdı. Obama yönetimi ve Avrupa başkentleriyle 2015’te imzalanan nükleer anlaşma da bu konumunu pekiştirdi.

Suudi Arabistan ve Körfez’deki diğer rakipleri, İran’ın 1970’te resmi olarak vazgeçene kadar yıllar boyunca üzerinde hak iddia ettiği Bahreyn’deki halk isyanını bastırarak Tahran’ın ülkedeki karışıklıktan faydalanmasını engelledi. Ardından da Yemen’e yönelik geniş çaplı bir askeri askeri operasyon başlatarak, Husilerin ilerleyişlerini durdurmaya çalıştılar ancak grubu Sana’daki iktidardan uzaklaştırmadılar. Dolayısıyla İran’ın üstünlüğüne gerçek anlamda meydan okumayı başaramadılar.

Sonraki gelişmeler ise o dönem esas olarak işgal altındaki Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesine ve Gazze ablukasının ağırlaştırılmasına odaklanan İsrail’in, İran’ın nüfuzunun genişlemesini büyük dikkatle izlediğini ve Tahran ile Tahran’ın yörüngesinde hareket eden Hizbullah gibi aktörlere karşı gelecekte yaşanacak çatışmaya hazırlandığını düşündürüyor.

ÇEKİLEN ABD,
İLGİSİZ RUSYA,
PARLAYAN ÇİN

Washington’ın çekilmeye başladığı bölgeye Rusya’nın ilgisi, 2015’te Suriye’ye müdahalesine ve Libya’daki daha belirsiz angajmanına rağmen sınırlı kalmaya devam etti. Buna karşılık, birbirleriyle çatışan bölgesel aktörlerin Çin’e açılma eğilimi önemli ölçüde arttı. Uluslararası yaptırımlar uygulanan ve Washington’ın 2018’de nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından yeniden sıkı denetim altına alınan İran, Pekin’i petrolü için önemli bir çıkış kapısı, mal ve teknoloji için de önemli bir tedarikçi olarak görüyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye de büyük ekonomik projeler için Çin’e yöneldi. Abu Dabi aynı zamanda Hindistan’la petrol ve ticaret alanındaki işbirliğini derinleştirdi. İsrail ise başta Eilat ve Hayfa limanları çevresi olmak üzere altyapısını geliştirmek amacıyla Çinli şirketleri ve Hint yatırımlarını çekti. Mısır, Sudan ve Kuzey Afrika’da da benzer bir süreç gözlendi. Çin yatırımlarının ve ürünlerinin varlığı, Batılı aktörlerin – hem Avrupalıların hem de Amerikalıların – aleyhine, daha önce görülmemiş ölçüde güçlendi.

Washington’ın, 2020’de birkaç Arap ülkesi ile Tel Aviv arasındaki ilişkilerin normalleşmesini onaylayan İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla bölgeye güçlü biçimde geri dönmesi, Çin karşısında inisiyatifi yeniden ele geçirmesini sağlayacak bir dinamiği harekete geçirmeyi ve geniş bir jeopolitik alanda İsrail’in merkezi rolünü pekiştirmeyi amaçlıyordu. Bu alan, Afrika tarafında Fas ve Sudan’dan başlayarak Kızıldeniz’e uzanıyor, Asya tarafında ise Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’e kadar uzanıyordu: Amaç, İran’ı Körfez ve Hint Okyanusu’nda çevrelemekti. Trump yönetimine göre, uzun zamandır İsrail’le ilişkilerini normalleştirmiş olan Mısır ve Ürdün’ün de aralarına katıldığı bu ülkeler, ekonomik, siyasi ve askeri açıdan büyük önem taşıyan stratejik bir yay oluşturacaktı.

Birleşik Arap Emirlikleri, bu yay içinde merkezi bir konum edinmeye çalıştı. Hindistan ve İsrail’le ittifakını pekiştirdi, Yemen’in doğusu ve güneyi üzerindeki kontrolünü genişletti, Kızıldeniz’in girişinde, Somaliland’da askeri bir üs kurdu (XX. sayfadaki yazıya bakınız), ardından daha önce Libya’da General Halife Hafter’e bağlı güçlere verdiği gibi Sudan’daki bazı silahlı gruplarada destek verdi; (3) bu grupların arasında insanlığa karşı suç işlemekle suçlanan Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) de vardı. BAE’nin bu nüfuz politikası, boğazlara, deniz kıyılarına, enerji güzergâhlarına ve lojistik platformlara duyarlı, liman merkezli, askeri ve ticari bir güç vizyonunun parçasıydı.

ZAYIFLAYAN İRAN
VE ‘DEĞİŞİKLİK’
İSTEYEN NETANYAHU

Suudi Arabistan’ın Tel Aviv’le ilişkileri normalleştirme konusundaki tereddüdü, Riyad ile Tahran’ın Çin’in arabuluculuğunda uzlaşması (4) ve Joe Biden yönetiminin Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde izlediği Orta Doğu politikasını sürdürmeye pek istekli görünmemesi normalleşme anlaşmalarındaki ivmeyi yavaşlattı. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırılarının ardından Gazze’de başlayan soykırım niteliğindeki savaş, süreci askıya aldı; ardından bir dizi bölgesel ve uluslararası değişken, dengeleri yeniden altüst etti.

Bu değişkenlerden biri, Suriye’deki rejimin 2024’ün sonunda çöküşüydü. Rusya’nın doğrudan desteğinin zayıflaması, rejimin yapısal kırılganlığını ortaya çıkarmıştı. Şubat 2022’den bu yana Ukrayna’daki savaşa gömülen Kremlin, bu savaşı bir güç gösterisi olarak planlamıştı ama girişilen işgal bir bataklığa dönüştü ve Rusya’nın askeri ve ekonomik kaynaklarının büyük bölümünü tüketti.

Irak’taki siyasi tablonun yeniden şekillenmesi ve Esad sonrası Suriye’nin Tahran’a düşman bir alana dönüşmesi sonunda İran’ın bölgesel nüfuzunun gerilemesini de bu değişkenlere eklemek gerekir. Hizbullah, 8 Ekim 2023’te başlattığı Gazze’ye yönelik “destek savaşı” sonrasında askeri kapasitesinin büyük bölümünü yitirdi. İstihbarat teşkilatına, mutlak hava üstünlüğüne ve dokunulmazlığına güvenen İsrail, bu destek savaşını, Hizbullah, tabanı ve sosyal çevresinin yanı sıra Lübnan’ın güneyi ve doğusu ile Beyrut’un güney banliyölerinin sakinleri için bir felakete dönüştürdü. Bu dinamiklere, Tel Aviv ve Washington’ın 2025 yazında İran’ın nükleer programına yönelik saldırıları ve Tahran’ın füze ve insansız hava araçlarıyla verdiği karşılıklar da eklendi. Çeşitli noktaların vurulduğu bu saldırılar, ne caydırıcı bir etki de yarattı ne de yeni güç dengeleri değişti.

Gazze’yi yok etmeye devam eden İsrail, Batı Şeria’daki yerleşimcilerinin şiddet eylemlerini de teşvik etti. Lübnan’daki bazı bölgeleri işgal etti ve sözde bir ateşkes olmasına rağmen suikast, bombardıman ve yıkım faaliyetlerini 2025 yılı boyunca sürdürdü. Ayrıca güney Suriye’de de toprak ele geçirdi. Savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) hedefinde olan Başbakan Benyamin Netanyahu, özellikle Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden sonra kendi ifadesiyle “bölgeyi değiştirmek” istiyormuş gibi görünüyor.

İSRAİL’İN, MISIR’I
ENDİŞELENDİREN
HAMLELERİ

İsrail aşırı güçlenmesi karşısında Türkiye ve Suudi Arabistan, 2025 sonlarında Tel Aviv’i dengelemeye yönelik yeni bir girişim başlattı. Bu girişim, Ankara’yı olduğu kadar Riyad’ı da marjinalleştiren İsrail’e karşı koymayı amaçlıyordu. İki ülke öncelikle kendi “hayati alanları” olarak gördükleri bölgelerde harekete geçti. BAE’nin emellerinden kaygı duyan Suudi Arabistan, Abu Dabi’nin Yemen’deki yayılmasına karşı askeri müdahalede bulundu. Türkiye ise Washington’ın onayıyla, ülkenin toprak bütünlüğünün parçalanması riskini sınırlayan ve kendisine Suriye’de merkezi bir rol sağlayan bir düzen kurdu; aynı zamanda Mayıs – Temmuz 2025 arasında Kuzeydoğu Suriye’de Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesine ilişkin son umutları da ortadan kaldırdı. Ankara ayrıca Mısır’ı bölgesel çabalara dahil etmeye çalıştı ve BAE tarafından silahlandırılan HDK’ye karşı Sudan’a müdahale etme tehdidini gündeme getirdi. Tel Aviv’in uluslararası alanda tanınmayan Somaliland Cumhuriyeti’ni tanımasına karşılık Ankara ve Doha, Mogadişu’ya yönelik yardımlarını artırdı.

Riyad, Eylül 2025’te Pakistan’la, BAE’nin Hindistan’la imzaladığı anlaşmalara açık bir karşılık niteliğinde olan stratejik anlaşmalar imzaladı. Türkiye bu girişimleri destekledi ve bunların Mısır’ın da katılacağı dört taraflı bir ittifaka dönüştürülmesini önerdi; böylece Yeni Delhi – Doha – Tel Aviv ekseniyle baş edebilecek bir Afro – Asya Müslüman gücü oluşturulması hedefleniyordu. Dört ülkenin dışişleri bakanları daha sonra Haziran 2026’da Kahire’de bir istişare mekanizmasını kurumsallaştırdı. Riyad, İslamabad ve Ankara, geçen 7 Ağustos’ta üçlü savunma paktını resmen imzaladı. Mısır, başta 1979’da İsrail’le imzaladığı ve kendisini bu anlaşmayla bağdaşmayan herhangi bir askeri taahhütte bulunmaktan alıkoyan barış anlaşması nedeniyle, şimdilik bu anlaşmanın dışında kalmayı tercih etti. Mısır ayrıca hareket alanını ve taraflarca kabul edilen bir arabulucu olarak Gazze’deki rolünü korumak istiyor.

Bu yeniden yapılanmayı tetikleyen Yeni Delhi-Doha-Tel Aviv ekseni, Mumbai (Bombay), Dubai ve Abu Dabi limanlarını Hürmüz ve Babülmendep boğazları üzerinden Eilat Limanı’na, oradan da hızlı kara yollarıyla Akdeniz kıyısındaki Hayfa Limanı’na bağlıyor. Bu durum, Suudi Arabistan’ı ve Ürdün’ü, Hindistan, BAE ve Akdeniz kıyısı arasındaki bağlantının temel unsurları haline getiren ilk planı değiştiriyor. Aynı zamanda eski bir anlayışın devamı niteliğinde: Orta Doğu’nun çeperlerini stratejik bir dayanak haline getirmek. İsrail devletinin ilk dönemlerinde, David Ben Gurion hükümeti döneminde (1955 – 1963) geliştirilen “çevre” politikası, Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimindeki İran, Kemalist askerlerin etkin olduğu Türkiye ve Etiyopya gibi Arap olmayan güçlerle Arap ülkelerindeki bazı azınlıklarla istihbarat, güvenlik ve kuşatmayı kırma mantığı çerçevesinde ilişkiler kurarak İsrail’in bölgedeki yalnızlığını sona erdirmeyi amaçlıyordu. (5) Bu mantak, tarihsel biçimleri değişmiş olsa da İsrail’in günümüzdeki ortaklıklarında da görülebiliyor. Hindistan’la savunma, teknoloji ve tarım alanlarında yapılan anlaşma, Etiyopya ve Somaliland’la ise Afrika Boynuzu, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’na doğru uzanan stratejik açılım çerçevesi bunlara örnek olarak gösterilebilir. Bu ağ, eski doktrini mekanik biçimde tekrarlamasa da temel ilkesini koruyor: Arap güçlerini baypas etmek, İsrail’in nüfuzunu yakın çevresinin ötesine taşımak ve Filistin meselesinin çözümüne dayanan bölgesel bir barışın yerine, Filistin’i bütünüyle marjinalleştiren güvenlik, ekonomik çıkarlar ve teknoloji üzerinden bir normalleşme anlayışı koymak.

Avrupalılar nezdindeki cazibesini artırmak ve aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki deniz gazı sahalarını işletmek için Kıbrıslılarla ortaklık arayışında olan Lübnan üzerinde baskıyı artırmak isteyen İsrail, Kıbrıs ve Yunanistan’ı ittifaklar mimarisine entegre etti. Bu durum, Nil sularının yönetimi ve Etiyopya’daki büyük baraj projesinin yanı sıra Doğu Akdeniz’deki enerji meseleleri ve deniz trafiğinin daralması ya da başka güzergâhlara yönelmesi durumunda Süveyş Kanalı gelirlerinin geleceği konusunda da kaygılı olan Mısır’ı endişelendirecek boyuta ulaştı.

Tel Aviv, Azerbaycan’la ittifak konusunda Ankara’yla rekabetini de sürdürdü. Ermenistan karşısındaki zaferinin verdiği özgüvenle hareket eden Azerbaycan, İsrail’le siyasi yakınlığı ile Türkiye’yle ekonomik ortaklığı arasında dengeyi koruyor. Bakü, Çin’i Orta Asya ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan ve halen geliştirilmekte olan projelerden yararlanmak istiyor.

YAPILANMALARI
AKSATAN GELİŞME:
İRAN SAVAŞI

Dolayısıyla 2025’te iki büyük blokun giderek pekiştiği görülüyordu: Genişlemeye ve kapsamını büyütmeye çalışan Hindistan – BAE – İsrail eksenli ilk blok ile buna karşılık veren, Kahire’yle yakın işbirliği içinde olan, Suriye ve Ürdün’le çeşitli uzlaşılar arayan Pakistan – Suudi Arabistan – Türkiye ekseni…

ABD ise bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. Rekabet halindeki iki ittifakın aktörlerinin çoğuyla iyi ilişkileri olan Washington, İran’ı daha fazla tecrit etmek, Çin’in durumdan yararlanmasını engellemek, İsrail’in merkezi konumunu korumak ve başlıca enerji ve ticaret koridorlarını kontrol altında tutmak istiyordu.

İran’ın nükleer programına ilişkin Washington ve Tahran arasındaki müzakerelerin Umman’ın himayesinde devam ettiği 28 Şubat 2026’da, İran’a karşı yeni bir ABD ve İsrail saldırısı başlaması, bölgesel yeniden yapılanmaları askıya aldı. Saldırıyı planlayanlar tarafından İslam Cumhuriyeti’ni kalıcı biçimde zayıflatmak, nükleer programını yok etmek, rejimin yönetici kadrosunu etkisiz hale getirmek ve güvenlik kurumlarını çökertmek amacıyla tasarlanan bu savaş, belirleyici olmaktan ziyade belirsizliği artıran yeni bir dönemin kapısını açtı. İran, yaşanan yıkım, dini, siyasi ve askeri liderlerinin öldürülmesi, can kayıpları ve asimetrik bir çatışmanın yol açtığı ekonomik yıpranma nedeniyle ağır darbe aldı; ancak rejimi bütünlüğünü ve savaş kapasitesinin önemli bir bölümünü korudu. Nisan ayındaki kırılgan ateşkes sırasında rejim hâlâ ayaktaydı; rakiplerini zor durumda bırakabilecek ve başta Lübnan Hizbullahı olmak üzere bölgesel müttefiklerini harekete geçirebilecek kapasiteye sahipti. Tahran, önce İsrail’e misillemede bulunarak, ardından Irak’ın kuzeyini ve Körfez’deki çeşitli ülkeleri vurarak, Washington’la kurdukları ittifakların bedelini Orta Doğu’daki komşularına ödetti.

Hürmüz Boğazı, İran’ın baskı kurma kapasitesinin en çarpıcı sahnesine haline geldi. Dünyadaki petrol ve doğalgazın önemli bir bölümünün geçtiği boğazı kontrol altına alan, mayınlayan ve trafiğe kapatan Tahran, çatışmanın ağırlık merkezini değiştirdi. Rakipleriyle doğrudan ve uzun süreli bir karşılaşmanın maliyetinin farkında olan İran, Hürmüz’ü bir baskı aracı haline getirdi. Boğaz, siyasi bir araç, zorlama silahı ve uluslararası enerji bağımlılığının acımasız bir göstergesi olarak ortaya çıktı.

Pakistan işte bu koşullar altında devreye girdi. İran, Güney Asya, Körfez ve Çin’e uzanan güzergâhların kesişme noktasındaki coğrafi konumu, ülkeye giderek daha fazla stratejik önem kazandırıyor. Pakistan, nükleer silahlara sahip Müslüman bir ülke olarak, fırsatlar ve kısıtlamalar arasında dar bir çizgide ilerliyor. Tahran’la ilişkilerini korumak zorunda; zira iki ülke, Belucistan’daki gerilimlerle şekillenen hassas bir sınırı paylaşıyor. Tahran burada, ayrılıkçılıkla suçlanan grupların yanı sıra kaçakçılık ve olayların yayılması riskiyle de mücadele ediyor. Dolayısıyla İran’ın kaosa sürüklenmesini engellemek Pakistan’ın çıkarına. Böyle bir gelişme, Pakistan’ın batı sınırında, ülkenin uzun yıllar Afganistan tarafında yaşadığı istikrarsızlığa bazı yönleriyle benzeyen yeni bir istikrarsızlık odağı yaratabilir. Bununla birlikte Pakistan, milyonlarca vatandaşının yaşadığı ve ekonomisi için hayati önem taşıyan para transferlerinin geldiği Suudi Arabistan ve Katar’la stratejik müttefikliğini de sürdürüyor. Bu çifte bağımlılık, Pakistan’ın çatışmaların tamamen sona erdirilmesini istemesini açıklıyor. Bu talep, Netanyahu’nun aksine, gerçek bir stratejiden yoksun biçimde yürütülen ve keskin bir küresel ekonomik krize dönüşme ihtimali taşıyan savaşa son vermek isteyen Trump tarafından da desteklendi.

Aynı süreçte Umman, gerçek gücünün çok ötesinde bir önem kazandı. Gizli ve ihtiyatlı arabuluculuk geleneğine sadık kalan sultanlık, nükleer müzakerelere dahil olduktan sonra, artık birbiriyle bağlantılı iki meselenin kesişme noktasında yer aldı: Arap Yarımadası’nın güvenliği ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi.

KÖRFEZ’DEKİ
ABD ŞEMSİYESİNİN
İKİ KIZGIN UCU

Savaş, diğer Körfez monarşileri için büyük bir stratejik şok yarattı. Bu ülkelerin refahı on yıllardır iki temel sütuna dayanıyordu: Amerikan askeri koruması ve enerji güzergâhlarının görece öngörülebilirliği… Bu temeller artık sarsılmış halde. Katar, Bahreyn, BAE, Kuveyt ve Suudi Arabistan’da konuşlandırılmış Amerikan üslerinin, özellikle İran karşısında bu ülkelerin güvenliğini garanti etmesi bekleniyordu; ancak bu üsler onları Tahran’ın misillemelerine açık hale getirdi. Körfez monarşilerinin temel açmazı burada yatıyor. Savunma sistemleri, istihbarat, füze savunma bataryaları ve deniz güvenliği açısından ABD’ye bağımlı haldeler. Ancak artık Washington’ın kendi hesapları doğrultusunda savaş başlatabileceğini, ateşkes için müzakere edebileceğini, önceliklerini yeniden belirleyebileceğini veya diplomatik bir çözüm arayabileceğini görüyorlar. Güvenlikleri aynı anda hem güvence altında hem de tehdit altında: Amerikan şemsiyesine ne kadar çok sığınırlarsa İran’ın misillemelerine karşı o kadar savunmasız hale geliyorlar; bu şemsiyeden ne kadar kurtulmaya çalışırlarsa, savunmaya ayırdıkları bütçelerin büyüklüğüne rağmen kendi kapasitelerinin sınırlarını o kadar fazla görüyorlar. Çin’le ilişkilerinin güçlenmesi henüz bu dengeyi değiştirmiş değil; zira Pekin her şeyden önce ekonomik bir ortak olmayı sürdürüyor.

Savaş, Riyad ile Abu Dabi arasındaki giderek büyüyen görüş ayrılıklarını da açığa çıkardı. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MBS) ile Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed (MBZ) arasındaki rekabet, Yemen’de zaten görülen nüfuz ve prestij mücadelesinin ötesine geçiyor; bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine ilişkin temel bir ayrışmaya uzanıyor. İran karşısında kaygılı olan Suudi Arabistan, Pakistan ve Katar gibi, tırmanmayı kontrol altına almaya çalışıyor. Tahran’ın gücünü azaltmak isterken İran’ın aniden çökmesi halinde ortaya çıkacak sonuçlardan da endişe ediyor. Devasa bir komşunun parçalandığı böyle bir senaryo, enerji piyasalarının altüst olmasına, Körfez’in kalıcı biçimde militarize edilmesine ve İsrail’in bölgede ayakta kalan tek güç olarak yükselmesine yol açabilir.

BAE ise krizden farklı sonuçlar çıkardı. İran’ın misillemelerine daha doğrudan maruz kalan, İsrail’le normalleşme ağlarına daha fazla dahil olan ve enerji politikasını ortak kısıtlamalardan kurtarmaya daha fazla önem veren Abu Dabi, son derece saldırgan bir tutum benimsedi. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nden (OPEC) çekilmesi, hem Riyad’dan bağımsızlaşma arzusunu hem de daha esnek, daha uzlaşmacı ve geleneksel Arap veya petrol çerçevelerine daha az bağlı bir politikayı tercih ettiğini gösteriyor. Abu Dabi daha fazla satış yapmak, ortaklıklarını daha hızlı çeşitlendirmek, Asya ve Batı’yla ilişkilerini güvence altına almak ve Suudi Arabistan’ın hâkim olduğu kota disiplininden kurtulmak istiyor. Daha 1980’de, yine İran tehdidine karşı kurulmuş olan Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), bu noktada ortak bir yapıdan ziyade her başkentin kendi kayıplarını, hareket alanını ve elde edebileceği kazanımları değerlendirdiği bir sahne olarak görünmeye başlıyor.

LÜBNAN’DAKİ
DURUM VE
İSRAİL’İN HAMLELERİ

Körfez’deki bu gelişmelere paralel olarak, İsrail’in Mart 2026’da Hizbullah ve Lübnan’a karşı savaşını genişletmesi istikrarsızlığa yeni bir katman ekledi. Beyrut’ta Hizbullah yanlıları ile karşıtları arasındaki iç gerilimler, Güney Lübnan’daki onlarca köyün yıkılması, 2019’dan bu yana ekonomik ve mali krizlerle zaten çökmüş durumdaki bir ülkeye verilen can ve mal kayıpları, siyasi ufku olmayan bir çatışma korkusu ve İsrail’in “kentkırıma” (6) uğramış, sakinlerinden arındırılmış bir bölgeyi yeniden işgal etmesi, Lübnan devletinin varlığı üzerinde varoluşsal bir tehdit oluşturuyor.

Beyrut üç temel baskı arasında sıkışmış durumda: İran etrafında varılan ateşkesten bağımsız olarak İsrail operasyonlarının sürmesi; nüfusun kitlesel biçimde yerinden edilmesi, ulusal toprakların yaklaşık yüzde sekizini oluşturan bir bölgenin işgali ve yok edilmesi, son olarak da ABD’nin Tel Aviv’le bir barış anlaşması yapılması ve Hizbullah’ın zorla silahsızlandırılması yönündeki baskıları. Hizbullah ise Washington ve Tel Aviv’in koşullarının kabul edilmesi halinde hükümeti devirmekle tehdit ediyor. Görüşmelerin ardından 26 Haziran 2026’da Washington’da Beyrut ile Tel Aviv arasında bir çerçeve anlaşmasının imzalanması da bu durumu değiştirmedi. (7)

Tahran açısından Lübnan hâlâ hayati bir kaldıraç niteliğinde. Hizbullah’ı da kapsayan bir ateşkes, bölgesel düzeneklerinin bir bölümünü korumasına olanak sağlayacaktır; Şii hareketin ezilmesi ise sınırlarının ötesine güç aktarabilmesinin başlıca araçlarından birini kaybetmesine yol açacaktır.

İsrail ise bu durumu, Lübnan topraklarındaki işgalini genişletmek için fırsat olarak değerlendiriyor ve bu toprakları Suriye’nin güneyinde yakın zamanda ele geçirdiği bölgelere katıyor. Böylece, Türkiye, Ürdün ve Suudi Arabistan’ı birbirine bağlayan karayolu güzergâhını tehdit ediyor ve Temmuz 2025’te Şam’daki yeni rejime bağlı milislerin Süveyda’da gerçekleştirdiği katliamın ardından mezhepsel gerilimleri besleyen “Dürzi meselesini” de kendi çıkarları için kullanıyor. Son aylarda burada İsrail yanlısı bir ayrılıkçı hareket de ortaya çıktı. Tel Aviv aynı zamanda, Gazze’deki soykırım girişimini sürdürüyor ve artık medyanın ikinci planına itilen Batı Şeria’daki ilhak girişimlerini hızlandırıyor.

Bölge derin bir belirsizlik döneminden geçiyor. Savaşlar, uluslararası hukuku çiğneyerek haritaları ve ittifakları geçici olarak yeniden çiziyor, devletler kırılganlıklarını ortaya koyuyor, toplumlar ise yıkıma, zorla yerinden edilmelere, iç bölünmelere ve dış baskılara rağmen ayakta kalmaya devam ediyor. Emperyal rekabetler, orta ölçekli güçlerin yükselişi, Filistin’in süregelen merkezi konumu ve İsrail’in cezasızlığı, çok sayıda fay hattı ve değişken güç dengeleriyle şekillenen bir manzara oluşturuyor. Mevcut döneme kırılgan ve istikrarsız niteliğini kazandıran da çatışmaların birbirini izlemesinden ziyade bu unsurların bir araya gelmesi.

(1) Bkz. “Comprendre le chaos du monde” dosyası, Le Monde diplomatique, Şubat 2026
(2) Bkz. Bernard Hourcade, “Quelle relève pour l’Iran ?”, Le Monde diplomatique, Mart 2026
(3) Bkz. Arnaud Julien-Thomas, “Le Soudan, épicentre mondial de la souffrance humaine”, Le Monde diplomatique, Ocak 2026
(4) Bkz. Akram Belkaïd ve Martine Bulard, “Pékin, faiseur de paix?”, Le Monde diplomatique, Nisan 2023
(5) Bkz. Karim Emile Bitar, “Israël et la doctrine de la périphérie”, Le Monde diplomatique, Mayıs 2026
(6) Kentkırım: Bir şehrin fiziksel yapısının, tarihi dokusunun, kültürel belleğinin ve toplumsal yaşam alanlarının kasıtlı olarak yıkılması veya yok edilmesi. Savaşlar, afetler veya rantsal dönüşüm politikaları sonucunda kentin kimliğinin silinmesi. (ç.n.)
(7) Bkz, “Liban, Une autre stratégie pour sortir de l’impasse”, Orient XXI, 31 Temmuz 2026

Etiketler: ABDBİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİHİNDİSTANİsrailİttifakLe Monde diplomatique Türkçe Eylül 2026ORTA DOĞUPakistanSUUDİ ARABİSTANTÜRKİYE
Anka Haber Ajansı Anka Haber Ajansı Anka Haber Ajansı

Hakkında

Le Monde diplomatique Türkçe

Aylık olarak yayınlanır.

Kategoriler

  • LMd
  • Yazarlar
  • Konuk Yazarlar
  • Politika
  • Gündem
  • Dünya
  • Finans
  • Kültür-Sanat

Bağlantılar

  • LMd Dijital Abonelik
  • LMd Abonelik
  • Reklam
  • Arşiv
  • Dünyada LMd
  • Abonelik
  • Künye
  • Gizlilik İlkeleri
  • Yayın İlkeleri
  • Kullanım Koşulları
  • Çerez Politikası
  • Reklam
  • İletişim

© 2023 Le Monde Diplomatique Türkçe - Tüm hakları saklıdır.

No Result
View All Result
  • Anasayfa
  • LMd
  • Yazarlar
  • Konuk Yazarlar
  • Politika
  • Gündem
  • Dünya
  • Finans
  • Kültür-Sanat
  • ————
  • Abonelik
  • Künye
  • Gizlilik İlkeleri
  • Yayın İlkeleri
  • Kullanım Koşulları
  • Çerez Politikası
  • Reklam
  • İletişim

© 2023 Le Monde Diplomatique Türkçe - Tüm hakları saklıdır.

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bu internet sitesi çerezleri kullanır. Bu internet sitesini kullanmaya devam ederek çerezlerin kullanılmasına izin vermiş olursunuz. Çerez Politikası sayfamızı görüntüleyin.
Are you sure want to unlock this post?
Unlock left : 0
Are you sure want to cancel subscription?