SEVİM KAHRAMAN YANARDAĞ
Umuda ve cesarete her zamankinden daha fazla gereksinim duyduğumuz zamanlardayız. Bilincin kirli bir siyasetle köreltildiği, kötü edebiyatla toplumun yozlaştırıldığı, sanki karanlığın hiç bitmeyeceği günlerde gibiyiz. Kimi zaman umudumuzdan başka kaybedecek bir şeyimiz kalmadığımızı düşünürüz. Böylece daha sıkı sarılırız yaşamaya ve umuda.
Yaşadığımız coğrafya ve tarihsel süreç bizi tam da yukarıdaki duruma getiriyor. AKP iktidarı daha ne kadar sürer bilmiyorum, ancak bir gün sona erecek. Bunun için somut veriler elbette var. Örneğin; siyasal islamcı hareket dar bir alana sıkışmış ve toplumda karşılığını bulamamış durumda. Ekonomik krizin sofradaki etkisi çığ gibi büyüyor. Ülkedeki yağma düzeni artıyor. Yoksulluk ve sefalet iktidarın ayağına dolaşıyor. Bu yüzden ülkeyi yönetmesi de gittikçe zorlaşıyor. Yaşam koşullarının zorluğunun yanında hak ve hukukun kalmadığı, suçu kanıtlanmamış, hatta iddianamesi bile yazılmamış, mahkeme günü belirlenmemiş bir biçimde Silivri zindanında hapsedilen aydınlar, gazeteciler tutsak ediliyor.
Medyaya artan baskılar ve cezalar, sonunda Tele1 kanalına TMSF tarafından el konulmasına kadar uzandı. Tele1’e yapılan operasyonun anlamı çok açık; gerçek haber ve yorum yapılan bir kanalı susturmak ve Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ı etkisizleştirmek. Yalan ve iftiraya dayanan bir takım varsayımlarla, Tele1 kanalı susturuldu, Yanardağ ise Silivri zindanından ancak yazılarıyla kendini ifade edebiliyor, sesini duyurabiliyor.
Peki ülkede olup biten hakkında halka bilgi vermek gazetecilerin görevi değil mi? Gerçeği öğrenmek halkın hakkı değil mi? Mesleğini yapmaya çalışan gazeteciler neden engellenmeye çalışılıyor? Yanıtlarını bildiğimiz ancak değiştiremediğimiz bir noktadayız. Ancak ne olursa olsun umut etmekten vazgeçmiyoruz. Gerçeklerden kaçabilecek bir yer yok, er geç kaçanları bulacaktır.
Merdan Yanardağ’a yöneltilen suçlamaların ve iddiaların tutarlılığı ve temeli yok. İki ayı aşkın süredir tutuklu olması, hâlâ iddianamenin yazılamaması da bu tutarsızlığı ortaya koyuyor. Yaşanan bu kumpas rezaleti o kadar büyük bir yalan ki herkesin “Bu kadar da olmaz” dediği ancak ne yazık ki olabildiği gerçeküstü bir dünyada yaşıyoruz.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmak suç sayılırken sayın Ekrem İmamoğlu ve ekibi de haksız ve hukuksuz bir biçimde tutsak olmaktan kurtulamıyor. Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu hakkındaki iddialara son olarak casusluk suçlamasının da eklenmesi olayın ciddiyetini arttırıyor. Havada asılı kalan “casusluk” suçlaması hem gülünç hem de acı vericidir. Siyasal islam, kendi geçmişine, kirli işbirliklerine bakmadan Merdan Yanardağ gibi aydın yurtseverlerin “casus” olduğunu iddia edebiliyor.
Söz konusu mücadelenin ideolojik ve siyasal mücadele olduğu unutulmamalıdır. Gerçeklikten bağı koparılmış, adalet ve hukuktan söz edilemez bir ülkede çocuklarımızı eğitmeye ve hayatı öğretmeye çalışıyoruz. 50 bin adi suçlunun serbest bırakılırken gazeteci babasının neden hâlâ tutuklu olduğunu bir çocuğa anlatmak gerçekten hiç kolay değil. Çocuklar, çocuklarımız daha hızlı büyüyüp olgunlaşmak zorunda kalıyor.
Peki biz ülkece neredeyiz diye bir kez daha düşünmek zorundayız. Karanlığa mı gömüleceğiz yoksa, aydınlığa çıkıp adil, eşit ve özgür bir biçimde mi yaşayacağız? Ülke olarak hak ve hukukun sağlanmadığı bir yerdeyiz. Bir kurtarıcı beklemek boş bir hayalden başka bir şey değil. Halkın kurtarıcısı yine halk olacak. Seçim sandığı er geç masaya konulacak, adalet ve hukuka kavuşacağız.
Laik bir ülke olduğumuzu unutmayan, cumhuriyetin getirdiği kazanımlara sıkı sıkıya bağlı olan halkın çoğunluğudur. Toplumu ileriye götürecek olan yine kaderine boyun eğmeyen halktır. Umudum, umudumuz budur.
