ÖZGÜR HASAN ALTUNCU
Gazeteci.
2007 yılının soğuk bir Ekim sabahıydı. İlk kez Silivri yoluna düşmüştüm. O zamanlar cezaevinin karşısında geniş bir tarla uzanıyordu. Ne dev duruşma salonları vardı ne de bugünkü kalabalıklar. Haber kanallarının canlı yayın araçları o tarlanın üzerine konuşlanmıştı: Uydu araçları, TIR’lar, sunucular için karavanlar, gökyüzüne doğru uzanan kamera tripodları…
Türkiye’nin en büyük davalarından biri olarak sunulan Ergenekon yargılamaları başlıyordu. O dönem hepimizin cebinde tuşlu telefonlar vardı. İçeri girerken telefonlarımızı teslim ediyor, kilitli dolaplara bırakıyorduk. Haber yazmamız gerektiğinde dışarı çıkıyor, telefonu alıyor, haber merkezini arıyor, haberimizi yazdırıp içeri dönüyorduk. Gazetecilik buydu o dönem. Beklemekti, izlemekti, sabretmekti… Ve tarihin aktığı koridorlarda olup biteni anlamaya çalışmaktı.
Aradan neredeyse 20 yıl geçti. Bu kez yine aynı yerdeydim. Ama artık o tarla yok. Bir zamanlar yayın araçlarının konuşlandığı yerde bugün dev bir duruşma salonu yükseliyor; hemen yanında daha büyüğü…
Teknoloji değişti. Tuşlu telefonların yerini akıllı telefonlar aldı. Gazeteciler artık tablet ve bilgisayarlarla çalışıyor, anlık paylaşımlar yapıyor. Sosyal medyadan adeta yazılı canlı yayın akıyor: “Sanık bunu dedi, hakim şunu sordu, sanık yakınlarından falanca şöyle bağırdı…”
Silivri’nin değişmeyen bir yanı var; farklı bir biçimde de olsa, yine umutla bekleyiş.
Silivri’de İBB duruşmalarında gün erken başlıyor. İstanbul’un neresinden gelirsen gel, yol uzun. Silivri Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü kavşağına vardığında jandarma kontrol noktasında basın kartını gösteriyorsun. Sonra bir kez daha göstererek basın otoparkına giriyorsun. Avukat ve basın girişinde yeniden uzatıyorsun kartını. Ana binanın kapısında tekrar. Salon girişinde bir kez daha.
Silivri’ye girmenin bile kendine özgü, çok aşamalı bir ritüeli var. İzleyiciler için süreç daha da zorlu. Duruşmaların ilk günleri uzun süre soğukta, şimdi de kimi zaman sıcakta kuyrukta bekliyorlar. Telefonlarını teslim ediyorlar. Ayrıntılı aramalardan geçiyorlar ve sonunda duruşma salonuna ulaşıyorlar. Orada ise başka bir telaş başlıyor: Yer kapma yarışı…
İlk kez gelen biri, boş sandalyelerin üzerindeki şalları, kitapları, çantaları görünce unutulmuş sanabilir. Oysa hiçbiri unutulmamış. Her biri bir işaret. Bir anne, oğlunun kendisini hep aynı yerde görmesi için koyuyor. Bir eş, içerideki hayat arkadaşı gözlerini kaldırdığında kendisini aramak zorunda kalmasın istiyor. Bir çocuk, babasının her duruşmada aynı noktada kendisini görmesini istiyor. O eşyalar aslında birer yer tutma işareti.
Silivri’de duruşmalar başlamadan önceki birkaç dakika, bazen saatler süren savunmalardan daha fazlasını anlatıyor insana. Önce jandarmalar görünüyor, sonra tutuklular. İlk olarak kadınlar alkışlarla salona giriyor. Ardından diğer tutuklular. En son ise genellikle Ekrem İmamoğlu. Onun girişiyle alkışlar ve sloganlar yükseliyor, salonun dikkati tek noktada toplanıyor.
İmamoğlu her gelişinde salonu gözleriyle tarıyor. Basın sıralarına bakıyor, avukatlara bakıyor, milletvekillerinin bulunduğu bölüme dönüyor. Tanıdık yüzler arıyor. Bir el hareketiyle selam veriyor. Yaşça büyük birini gördüğünde uzaktan hürmet gösteriyor. Mahkeme heyeti gelmeden söyleyeceği bir söz varsa söylüyor. Aynı şey mahkemeye verilen aralarda ve günün sonunda da yaşanıyor.
“Başkan, gururumuzsunuz…”, “Baba…”, “Anne…”, “Sizinle iftihar ediyoruz…” Bu sesler de salonun değişmez yankıları. Silivri’de yalnızca savunmaları değil, İstanbul’un yaşanmış hikayelerini, kişisel dramları da dinliyorsunuz. Ramazan Gülten’in savunmasında İstanbul vardı. Kuşkonmaz Camisi vardı. Salacak vardı. Kıyılar vardı. Kamusal alanlar vardı. Fatoş Pınar Türker’in anlattıkları, örneğin… İsviçre’de eğitim almış, Boğaziçi mezunu, Türkiye’nin en büyük şirketlerinde üst düzey yöneticilik yapmış, sonra kamuya geçmiş… Ve 15 aydır tutuklu. Savunmasının son bölümünde anlattığı çıplak arama anları salondaki herkesi ağlattı.
Her sanık savunmasıyla yeni bir insan tanıdık: İPA Başkanı Buğra Gökce’nin şehircilik vizyonunu, İBB Genel Sekreter Yardımcısı Arif Gürkan Alpay’ın altyapı projelerini, Raylı Sistemler Daire Başkanı Ceyhun Avşar’ın raylı sistem yatırımlarında sağladığı tasarrufu, Muhtarlık Dairesi Başkanı Yavuz Saltık’ın yoksul mahallelere uzanan sosyal politikalarını dinledik. Ekrem İmamoğlu’nun Koruma Müdürü Mustafa Akın’dan yakın korumanın görünmeyen detaylarını, KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurt’tan sosyal konut projelerini öğrendik. Zabıta Daire Başkanı Engin Ulusoy ile yardımcıları Nazan Başelle ve Hakan Aplak’ın devlet terbiyesine ve kamu ciddiyetine, gazeteci Murat Ongun’un ise doğru zamanda doğru soruyu sorma becerisine tanıklık ettik.
İddianameyi okumadığını söyleyen; buna karşın mahkemede ifade veren herkesi dikkatle dinleyen İmamoğlu’nun tutumu da ayrıca dikkat çekiciydi. “Örgüt” olarak nitelendirilen yapının mensuplarını, lideri olmakla suçlandığı kişilerin büyük çoğunluğunu bu duruşma salonunda ilk kez gördüğünü söyledi. Buna rağmen neredeyse her sanığa soru sordu, söz aldı, değerlendirmelerde bulundu. Yalnızca davaya değil, döneme de damgasını vuracak o sözlerle tarihe not düştü:
“Asrın hukuksuzluğunun yaşandığı bir davadayız. Bu davada büyük mücadele veren masum arkadaşlarıma, belediye başkanlarıma, tüm yol arkadaşlarıma ve bürokratlarıma teşekkür ediyorum. Hepsinin dağ gibi yanındayım, dağ gibi. Kimsenin masumiyetine laf söyletmem; söyleyene de en karşı, en dik duruşu ben gösteririm. Bakın; devletin başındaki zihniyet gibi ‘Allah affetsin’ deyip milletimden özür dileyen kişiyi Allah affetsin diye ben de dua ediyorum. Ama millet affetmeyecek, onu söyleyeyim. Sevgili çocuklar, gençler, kadınlar… Herkes… Hazır olun, en büyük coşkuyla hazır olun. Milletimiz çok büyük bir yürüyüş başlatacak. Ruhumuz Kuvayı Milliye ruhudur. Yolumuzdaki en büyük karakterimiz değişimdir. Bunu unutmayın.”
Burada yalnızca dosyalar yok. Hayatlar var. Aileler var. Çocuklar var. Bekleyiş var… Ve umut var. Silivri’de geçirdiğim günler boyunca çok sayıda tahliyeye tanıklık ettim. Kararların ardından saatlerce beklediğimiz geceler oldu. “Silivri soğuktur” sözü boşuna söylenmemiş. İlk tahliyeler mart sonunda başlamıştı. Soğuktan titrediğimiz geceler oldu. Ama kavuşma anında her şey değişiyordu; zaman adeta duruyordu. Aylarca ayrı kalmış insanların birbirine sarılışını izliyordunuz. Anneler çocuklarına kavuşuyordu. Eşler birbirine sarılıyordu. Kardeşler ağlıyordu.
Gazetecilikte çok olay görürsünüz. Çok acıya tanıklık edersiniz. Ama cezaevi kapısındaki kavuşmaların duygusunu tarif etmek kolay değildir. Çünkü o anlarda yalnızca insanlar değil, zaman da birbirine kavuşur. Silivri’nin en ağır tarafı da bu. Her tahliye kararından sonra bir köşede sevinç yaşanırken başka bir köşede hüzün büyüyor. İnsan bazen neye sevineceğini, neye üzüleceğini şaşırıyor.
Silivri’ye ilk kez 2007’de gelmiştim; Ergenekon duruşmaları için… Bugün geriye baktığımızda, o dosyalarda yargılanan ve mahkûm edilen pek çok kişinin sonradan beraat ettiğini görüyoruz. Bu nedenle bugün buradaki savunmaları, itirazları ve argümanları dinlerken ister istemez geçmiş aklıma geliyor. Bir gazeteci olarak hüküm vermem mümkün değil; bu benim işim de değil. Ama yaklaşık yirmi yıldır duruşma salonlarında edindiğim bir kanaat var: Türkiye’de bazı davaların gerçek hikâyesi mahkeme salonlarında değil, yıllar sonra ortaya çıkıyor.
Bu yüzden bugün Silivri’ye her gidişimde aynı düşünce geçiyor aklımdan: Bir gün bu kapılardan herkesin özgürlüğüne kavuşarak çıktığını görmek. Belki de bu yüzden bu yazının başlığı benim için yalnızca bir mekanı değil, bir duyguyu anlatıyor: Silivri’den çıkış…
Silivri değişti. Salonlar değişti. Teknoloji değişti. İnsanlar değişti. Ama özgürlük beklentisi hiç değişmedi.
