YILMAZ ODABAŞI
Şair, yazar, gazeteci.
Zülfü Livaneli, 12 Mart dönemi siyasal kuşatmalar sonucu yaşadığı mağduriyetlerle Türkiye’yi terk edip sürgüne gitmek zorunda kalınca, bir dönem Nâzım Hikmet’in de mecbur bırakıldığı gibi eserlerini sürgünden ülkesine ulaştırmaya mecbur kalmıştır. O da ustası Nâzım Hikmet gibi sürgünde kendince büyük bir varoluşsal sınav vermiştir ki bıçak sırtı bir sınavdır bu…
Nâzım Hikmet’in, klasik-hececi şiir geleneğini altüst ederek şiirimizde hem biçim hem içerikte öncü misyonu üstlenmesi gibi, Zülfü Livaneli de geleneksel Anadolu enstrümanlarını Batı’nın çok sesli formlarıyla birleştirerek, müzik kulvarında Nâzım Hikmet’le aynı evrensel ve yenilikçi misyonu üstlenmiştir.
Hemen her ülkenin sosyolojik süreçlerinde görülebilecek kültürel – entelektüel – sanatsal aktarım, sosyoloji literatüründe kısaca “intergenerational” (kuşaklararası) aktarım, sürgündeki Nâzım Hikmet’in çığır açan şiiri ve sarsılmaz entelektüel duruşu, bu kez kuşak farkıyla tekerrür ederek bir başka ozanın, Zülfü Livaneli’nin müzikal yetkinliğiyle devralınmıştır.
Zülfü Livaneli’nin 78’de “Nâzım Türküsü” albümüyle Türkiye’ye sürgünden ses vermesi, sürgünlük yazgılarının da örtüştüğü Nâzım Hikmet’le entelektüel anlamda (aynı dünya görüşüyle ona büyük bir ruhsal – düşünsel yakınlıkla) yetinmeyip, eserlerine onun şiirleriyle yola çıkması, dönemsel olarak da oldukça anlamlıdır. Zülfü Livaneli’nin daha ilk çalışmalarında sürgünde ölen komünist Nâzım Hikmet’in şiirlerinden besteler okuması, onu referans göstererek onunla birlikte saf tutması, bir tesadüf olmayıp, oldukça manidar bir tercihtir. Dahası o yıllar Türkiye için bir ihtiyaçtır da…
78 KUŞAĞI VE
ZÜLFÜ LİVANELİ
ŞARKILARI
Tıpkı Nâzım Hikmet’in sürgün yıllarında yazdıklarının ülkesinde sempatiyle ama kısık sesle okunması gibi, Zülfü Livaneli’nin “Nâzım Türküsü” albümü de 1978 Türkiye’sinde – sol muhalefetin ve gençlik eylemlerinin on binlerle alanlara aktığı bir dönemde – muhalif çevrelerde, öğrenci evlerinde kayıtlarla elden ele çoğaltılarak kısık sesle dinlenmeye başlamıştı. Zülfü Livaneli, sürgünden Türkiye’ye ulaştırabildiği bu albümüyle önce sosyalist – gençliğin gönül kapısını daha 70’lerin sonuna doğru aralamayı başarmıştı.
Dönemin tek siyah beyaz kanalı TRT’de, 1980 askeri darbesine ramak kala elinde bağlaması, ince bıyıkları, hafif dalgalı siyah kısa saçları ve aydınlık yüzüyle “Karlı Kayın Ormanı”nı okuyan Zülfü Livaneli adlı ozanla Türkiye, (ilk iki albümünü sürgünde çıkarmasından beş altı yıl sonra) ilk kez 70’lerin sonunda karşılaşmıştı. Ayrıca o dönemin kült filmlerinden “Yol”, “Sürü”, “Otobüs” gibi yapımlarda da Zülfü Livaneli’nin yaptığı efsanevi bestelerin melodileri de Türkiye’de işitilmeye başlamıştı.
Zülfü Livaneli’nin ülkesinin insanıyla ilk kez bir TV kanalında sürgünden kurabildiği bu iletişim oldukça kısa sürmüştü. Türkiye’ye kara bir bulut gibi çöken 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle kendisinin de ülkesine dönebilme ihtimali kalmadığı gibi, soruşturulan, tutuklanan, katledilen kimileri 68, pek çoğu ise 78 kuşağından on binlerce aydınlık insanın algısında Zülfü Livaneli imgesi, 80’lerin ilk yarısına kadar “Nâzım Türküsü” albümündeki şarkıları ile “Sürü” ve “Yol” gibi filmlere yaptığı sarsıcı fon müziklerinin buruk ezgileriyle donakalmıştır.
Zaten 12 Eylül askeri darbesiyle koca bir ülke topyekun donakalmıştır…

12 EYLÜL’ÜN YANINDA
12 MART DÜĞÜN
DERNEK GİBİYDİ…
1984’te Diyarbakır’dan İstanbul’a bir gelişimde yazar Erdal Öz’ü Cağaloğlu’nda yeni kurduğu Can Yayınları’nın ilk ofisinde ziyaret etmiştim. Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarımızı, uzun uzadıya sorduktan sonra sohbetimiz bittiğinde gözlerinin buğusuyla bana söylediği şu cümleyi hiç unutmuyorum: “12 Eylül’ün yanında bizim yaşadığımız 12 Mart düğün dernekti desene…”
Evet, 12 Eylül, 12 Mart’a rahmet okutarak bir ülkenin yüz binlerce nitelikli insanının yazgılarının üzerinden buldozer gibi geçmiş, geride parçalanmış hayatlar ve büyük bir sosyokültürel enkaz bırakmıştı. Susturulan tüm demokratik sesler gibi muhalif sanatçıların da sesi kısılmış, Zülfü Livaneli’nin müziği de bu üç dört yıllık evrede Türkiye’de hemen hiçbir yerde yüksek sesle dinlenememişti.
1983’te yine yokluğunda Türkiye’de gizlice çıkarılan “Ada” adlı yeni Zülfü Livaneli albümü, “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyerek asla caymadığı, unutmadığı ülkesine uzak bir yakınlıkla haber ediyor, bu albümü de elden ele dönemin teyplerinde çoğaltılarak yine yaygın fakat gizlice dinleniyordu…
80’lerin ilk yarısı, Özal’lı yıllar aydınlar arasında, süreli yayınlarda, sendikalarda demokratikleşme tartışmaları boyutlanmış, o dönemde sürgündeki bazı sanatçılara Türkiye’ye dönme imkanı sağlayan bir yasayla Zülfü Livaneli de nihayet ülkesine dönebilmişti.
1963’te büyük şairi Nâzım Hikmet’i Moskova’da, sürgünde yitiren Türkiye, onun vefatından yirmi yıl sonra dizelerini şarkılarıyla üstlenmiş bir başka muhalif ozanını, Zülfü Livaneli’yi ülke toprağına kabul etmişti.
Bir yandan askeri darbenin enkaz ve hasar tespiti sürerken, kimileri yaşadıkları ağır travmaları rehabilite etmeye çalışıyor, 68 ve 78 kuşağının ilericileri, demokratları, dahası ayakta kalabilenleri, Livaneli’nin askeri darbe öncesi “Nâzım Türküsü” albümünde okuduğu dizelerden birini, “Anlamak gideni ve gelmekte olanı” dizesini şapkasını önüne koyar gibi Türkiye’nin avlusuna koyuyordu. Sol gelenek yitirdikleriyle yüzleşiyor, geleceği öngörmeye çalışıyor ve Türkiye, aydınlarıyla, gençleriyle bir kez daha yeni bir demokratikleşme yürüyüşüne hazırlanıyordu…
80’lerin ilk yarısında bir yandan askeri vesayetin sert yaptırımlarının enkazı toplanırken, Türkiye’deki örneğin, Edip Akbayram, adeta ayazda kalmış ülkeye seslenerek “Hava nasıl oralarda üşüyor musun?” diye soruyor, öte yandan ilk albümünü henüz çıkaran Ahmet Kaya, ilk şarkılarının birinde “Aynı daldaydık, aynı daldaydık, aynı daldan düştük ayrıldık” diyerek adeta demokratların ve tüm siyasal oluşumların paramparça oluşunu anımsatıyordu.
O günler birer ikişer askeri hapishanelerden çıkan biz eylülzedeler ise – devrim düşünün ötesinden bihaber hayatlarımızda – “Düşlerin parlayıp söndüğü yerde, buluşmak seninle bir akşamüstü” deme cüreti göstermiş bir muhteşem aşk şarkısının sözlerindeki makul öneriye tutunarak, gecikmiş ilk aşklarımızın mahcup ve beş parasız randevularına hazırlanıyorduk…
1997’DE BİR
AKŞAMÜSTÜ,
ANKARA, HİPODROM…
Zülfü Livaneli’nin Türkiye’ye dönüşü büyük kitlesel katılımlarla gerçekleşen devasa konserlerle taçlandırıldı. İlki Kasım 1986’da olmak üzere, aynı zamanda yüzbinlerce insanın Türkiye’de demokratikleşme taleplerini ifade ettiği büyük kitlesel konserlerdi bunlar. Yeni şarkıları art arda geldi ve insanlar, hep bir ağızdan yeniden yara bere kalplerine tutunarak “Böyledir bizim sevdamız” dedi, her şeyi kategorize edip ötekileştirenlere karşı hep beraber “Gökyüzü herkesindir” dedi. 78 kuşağı tedaviler için hastanelere giderken, yas tutarken, aşık olurken, düş kurarken Livaneli, şarkılarıyla hep 78 kuşağıyla birlikteydi.
Bu yüzden öncelikle şarkıları, daha sonra da yazdıklarıyla bu ülkenin topraklarına kök salmış ve Anadolu insanının trajik yazgısına müzikal olarak yarım yüzyıl eşlik etmiş devasa bir çınardır Zülfü Livaneli. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin sosyolojik kodları onun şarkıları üzerinden de okunabilir. “Bu okumada Kürtler nerededir?” diye peşin hükümle soracaklar için, sözlerini Ülkü Tamer’ in yazdığı “Memik oğlan” adlı muhteşem bestede veya “Sürü” filmindeki ağıttadır derim mesela. Bir ara kendisiyle bir sohbetimizde de söz konusu olmuştu. O, Kürtçe bir şarkı da okuyabilir; bu konuda algısal sınırları, şovenist bir yaklaşımı söz konusu bile değildir. Ancak onun şarkılarının özü ayrımsız, aidiyetler üstü “insan”ın ta kendisidir zaten.
1997’de bir akşamüstü, iki arkadaşımla Zülfü Livaneli’nin Ankara Hipodrom’daki ücretsiz halk konserine katılmıştık. Büyük bir izdiham vardı. Sahne ortalama iki üç kilometre kadar uzaktı ancak çok güçlü bir ses sistemi kurulmuştu. Mahşeri bir kalabalık hep bir ağızdan Paul Eluard’ın şiirinden uyarlanan “Eyy özgürlük” diyen o şarkıdaki sese eşlik ediyor, Zülfü Livaneli, o gece Ankara’da artık rönesansını tamamlamak isteyen koca bir ülkenin özgürlük namına en gür, en ikonik sesi olduğunu bir kez daha dosta düşmana kanıtlıyordu.
O gün o konserde katılımın 500 bin kişinin üzerinde olduğu kayıtlara geçmiştir. Türkiye tarihin en büyük kitlesel katılımla gerçekleşen konseridir. O gece orada onun şarkılarını dinlerken gözyaşlarını mendilleriyle silen on binlerce insanın hep bir ağızdan özgürlük namına o unutulmaz ortak haykırışı da kalbimin kayıtlarına böyle geçmiştir.
HAKLI OLANLAR,
GÜÇLÜLERDEN
RÖVANŞI ALIYOR
Büyük şair Nâzım Hikmet, yaşarken ve yazarken kendi ülkesinde büyük linçlere, haksız hukuksuz mahkumiyetlere maruz kalmıştı. Sürgüne gittiğinde bile, Türkiye’de o dönemin gazetelerinde onu aşağılayan, dışlayan linç haberleri eksilmemişti. “Kızıl komünist ve vatan haini moskof Nâzım Hikmet, anavatanı Rusya’ya sığındıktan sonra ilk mahud beyanını verdi” gibi başlıklarla haber yapanlar da o haberler de unutulup gitti. O, kendisine yönelik bütün aşağılayıcı, haksız ithamlardan alın aklığıyla çıkarak halen vakur duruşuyla anılıyor ve imgesi bir kale gibi duruyor hâlâ… Onun hakkında resmi tarih ve dönemin kalemşorları başka şeyler söylerken, zamanın vicdanı ise çok daha başka şeyler söyledi. Vuruldukça, dışlandıkça büyüdü o da.
1995’te bir kitabım için aldığım mahkûmiyet nedeniyle Ankara Haymana Cezaevi’nde tutukluydum. Yaşar Kemal, Alman Der Spiegel dergisine “Yalan seferleri” adlı bir yazı yazınca Türkiye’de kıyamet kopmuş ve hakkında dönemin DGM’sinde Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle dava açılmıştı. O günlerde cezaevinde bütün gazeteleri edinip izliyor, bir iki kişi hariç dönemin ana akım medyasının köşe yazarlarının Yaşar Kemal hakkında oldukça agresif, çirkin, dahası densiz ithamlarda bulunmakta adeta yarıştıklarını görüyordum.
Yine o günlerde dönemin başbakanı Tansu Çiller, bir TV kanalında Yaşar Kemal hakkında “Haddini bilmesi gereken baldırı çıplak biri” diyebiliyordu. Yarım yüzyılın koca Yaşar Kemal’i her yerde pervasızca linç ediliyordu. Ben, sigara içtiğim küçük koğuş yatakhanesinde uzun yazılar yazamıyordum; bu yüzden cezaevinde saçakların buz tuttuğu soğuk bir kış günü koğuşun giriş aralığındaki dar bölüme küçük masamı taşıyıp bir gece beşe kadar Yaşar Kemal hakkında iki ayrı yazıyı bitirmiştim. Postayla o yazıların birini Cumhuriyet Gazetesi’ne, diğerini dönemin haftalık Gerçek Dergisi’ne göndermiştim. Bir hafta kadar sonra Cumhuriyet’te yayınlanan “Yaşar Kemal: Vicdanın irkilişi” başlıklı yazımı okuyan Yaşar Kemal’in cezaevi adresime gönderdiği üç sayfalık o teşekkür mektubunu halen arşivimde saklıyorum.
Cezaevinden çıktığımda Yaşar Kemal’in İstanbul DGM’deki duruşmalarını da izledim, savunmalarını izleyici bölümünde dinledim. Daha sonra onca gürültü patırtı ve linçten sonra o yazıdan dolayı beraat etti. Ancak o linç sürecinden Yaşar Kemal imgesinin toplumda devasa bir prestij kazandığını gözlemledim. Bir kez daha anladım ki haklılar, sadece güçlüler karşısında rövanşı alıyor, vicdani toplumsal tepkileri zamanın vicdanında hep aklanıyordu.
2024 yılında Devlet Bahçeli TBMM grup toplantısında yazısından dolayı Zülfü Livaneli hakkında “Türkiye’ye yabancıların gözünden bakan Livaneli soy isimli bir zat” diye başladığı konuşmasını “beş para etmez aklıyla” ve “söyledikleri su katılmamış bir soysuzluktur” gibi ağır, çirkin ifadelerle hakaret ederek onu kendisi linç etmekle yetinmeyip, topluma da linç ettirmeye azmettiği günlerde, Zülfü Livaneli abimi ya arayarak veya yazarak – hangisiydi tam hatırlamıyorum – Yaşar Kemal’in linç sürecine dair 95’te gözlemlerimi özetlemiş, onun o pervasız linçten nasıl büyüyerek çıktığını anımsatmıştım. Bu kez aynı şeyin Livaneli için geçerli olacağını ve bu haksız linçten zamanın vicdanında alnının akıyla çıkacağından bu ülkede aklı başında hiç kimsenin kuşkusu olmadığını ifade etmiştim. Nitekim öyle oldu.
Bu yürekleri büyük, halkına sevdalı insanlar, Nâzımlar, Yaşar Kemaller, Zülfü Livaneliler bütün vicdani restlerinden sonra linç edilip vuruldukça büyüdüler velhasıl. Onlar, haklıyı haksızı ayırt eden, muhakeme yetisi olan insanlar nezdinde yazıp çizdikleri ve okudukları şarkılardan öte halkın nezdinde birer mitosa dönüştüler. Bu yüzden zamanın vicdanına hep güvenmek gerektiğine inanırım.
BİR ÖMRÜ DESTAN
GİBİ YÜRÜMÜŞ
KOCA BİR ÇINAR
Kuşkusuz bu yazı, Zülfü Livaneli’yi bir yönüyle olsa dahi anlatmakta eksiktir. Bir süreli yayının sınırlı sayfaları için sadece bir zaman periyoduna – 1978 ve 1988 yıllarını gözeten – değinilerden oluşan bu yazıyı sonlarken eklemek isterim ki: Zülfü Livaneli’nin hikâyesi, Türkiye’nin hikâyesidir. Zülfü Livaneli’yi anlamak, bir anlamda Türkiye’yi anlamaktır.
Biliyorsunuzdur şu günlerde 80. yaşına girdi. Ömrü, soluğu uzun olsun; Nâzım’la yola çıkmış, Yaşar Kemal’le kol kola bir ömrü destan gibi yürümüş koca çınar Zülfü Livaneli’ye buradan bu kez de bu yazıyla çok selam olsun. Onun büyük içtenliğine, tevazusuna, ufkuna, hoşgörüsüne ve müzikle, yazıyla halkları ve kültürleri birleştirici emeğine, insan olmanın erdemleri adına milyonların vicdanına soluk aldıran şarkılarına, büyük insanlığa atfettiği anlama, umudu yurdundan kesmeyenler adına binlerce selam olsun. Bizlere kattıkları için sağ olsun, var olsun…
