MUSTAFA K. ERDEMOL
Emeklinin uzun süredir kulak verilmeyen çığlığı emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun intiharıyla acaba bu kez duyulabilecek mi? Uzun meslek yaşamının ardından rahata ermesi gereken bir yaşta geçim kaygısı çeken Şekeroğlu’nun, emeklilerin Ankara’daki Anayasa Mahkemesi (AYM) önünde düzenlediği eylem sırasında canına kıyması toplumsal paylaşımdan yeterince payını alamamasına yönelik çok acı bir tepki kuşkusuz.
Aristo, iki çocuk babası Şekeroğlu’nun eylemini “devlet karşıtı” olarak değerlendirecekti bilindiği gibi. Tüm intiharları böyle yorumlardı çünkü. Filozofun buna inanmak için kendince gerekçeleri vardı. Herkesin uyduracağı gerekçeler olabilir bu tür durumlarda. Bir ara yaygınlaşmış olan atanamayan öğretmen intiharları için de – sonradan ‘öyle demedim’ diyen – bir Milli Eğitim Bakanı, “gösteriş için intihar ediyorlar” anlamına gelebilecek laflar etmişti. Aristo ya da eski bakan ne derlerse desinler kesin bir şey var ki o da Şekeroğlu’nun intiharının kesinlikle Stoacı bir eylem olduğudur. Stoacılara göre intihar, artık verecek hiçbir şeyi kalmamış bir gerçeklikten kaçış yoluydu. Trajedi henüz yeni sayılır, bakalım “hayatından başka” verecek bir şeyi kalmadığını hep birlikte öğrendiğimiz Şekeroğlu’nun canına kıymasını kim, hangi cümlelerledeğerlendirecek?
Bireyin kendine yönelik eylemlerini desteklemeyen biri olarak, istisnalar dışında, intihara olumlu bakanlardan değilim. Her zaman bir çıkış yolu olduğuna inandığımdan biraz da. Konuşabilme şansım olsaydı Şekeroğlu’na “Yaşadığın zorluklar haklı nedenlere dayanıyor; ancak bunlar senin değerini belirlemez” demeyi çok isterdim. İkna edici olur muydu bilmiyorum ama nerede okuduğumu anımsamadığım, kime ait olduğunu bilmediğim bu cümleyi çok güçlü bulurum. Şekeroğlu, “yaşadığı zorlukların kendisini değersizleştirdiğine inandığı için” intihar etti çok belli ki. Keşke tersine inanacak bir ruh haline sahip olsaydı.
Oysa onu “değersizleştiren” yaşadığı zorluklar değildi. Uyguladığı eşitsizlik temelli ekonomi politikalarıyla yönetenlerin “değersiz kıldığı” bir “üretim dışı” (emekli) varlıktı Şekeroğlu. Emek / üretim sürecinin dışına çıkmayı onca çalışmadan sonra hak etmiş ama yaşamını rahat sürdürecek koşullardan mahrum bırakılmıştı. “Değersizleştirilmesinin” ilk adımı sosyal haklardan en az faydalanan kesime mensup olmasıyla atılmıştı aslında.
Dolayısıyla “hayatından başka verecek bir şeyi” kalmadığında gerçekleştirdiği intiharı kendisiyle aynı durumda olanların sesini duyurabilmelerini amaçlayan bir “feda eylemi” de sayılır öte yandan. Büyük fedakârlıktır elbette. Kendisini milad olarak kabul ettireceğini sanarak canına kıymasının işe yaramasını çok isterim.
Ancak intihara hem dini hem de sosyolojik açıdan olumsuz yaklaşımdan Şekeroğlu da payını alabilir maalesef. Eyleminin gerekçesini unutturacak bir “kişisel tavır” olarak görülebilir ölümü. Böyle bakanlar için intiharı kolaylaştıran gerekçelerin fazlaca bir önemi de yoktur. Toplumsal duyarlılık açısından alt seviyelerde bir toplumuz, malum. Kılımızın kıpırdamadığı büyük facialar, acılar yaşadık. Otel yangınları, kadın ölümleri, genç intiharları, silahlanmanın ulaştığı boyutlar karşısında “tepkisizliğimiz” sır değil. Şekeroğlu’nun intiharı, tepkisizlik ortamından hayli yararlanan idarecilerin kolayca unutacakları bir vakaya dönüşebilir kısa sürede.
Ali Şekeroğlu’nun protest içerikli, stoacı intiharında “onurun” da hayli önemli bir payı olduğuna kuşku yok. Hak etmediği, dolayısıyla “gururuna yediremediği” bir varoluş halini sonlandırdığı ortada. Bu yanıyla çok ama çok önemli bir başka intiharı anımsatıyor eylemi. Bir onur intiharını.
ABD’li politikacı R. Budd Dwyer, bir rüşvet suçlamasında adı geçtiği için, onca çabasına rağmen suçsuzluğunu kanıtlayamayınca düzenlediği bir basın toplantısı sırasında kendini vurarak intihar etti, 1987’de. Federal savcıların suçunu kabul ederek görevinden ayrılması halinde cezasının beş yılla sınırlı tutulacağı önerisini kabul etmediği için yargılama sonucu tam 55 yıla mahkum edilmişti Dwyer. Davanın kilit tanıklarından birinin yıllar sonra kendisini kurtarmak için yetkililere Dwyer’in adını verdiğini açıklamasıyla masumluğu ancak 2010 yılında ortaya çıkabilmişti.
Şekeroğlu da Dwyer de farklı gerekçelerle de olsa “değersizleştirildikleri” için canlarına kıydılar. Biri temize çıkmak (Dwyer) diğeri kendisi gibileri görünür kılmak (Şekeroğlu) için yaşamına son verdi. Her ikisi de “yönetilememe” kurbanıydı. Dwyer de Şekeroğlu da farklı konumlarda içinde yer aldıkları sistemin kurbanlaştırdığı bireylerdi. Her ikisi de “Acıda olanak, mücadelede güç olduğunu” kavrayabilseydi keşke.
Şekeroğlu için söylenecek belki tek şey şu olabilir: “Hikâyen hâlâ yazılmaya devam ediyor; her gün yeni bir sayfa”. Belki ruhu buna inanarak huzur bulabilir.
5. yüzyılın önemli dini kurumlarından biriydi Arles Konseyi. Bir kararlarında şöyle yazılıdır: “Bir köle intihar ederse, efendisine hiçbir suçlama yöneltilmeyecektir.” Şekeroğlu’nun intihar sonrası gelişmelere kulak kabartacağız. Bakalım sorumluluk üstlenmesi gereken, yani suçlamaları kabul edecek bir makam olacak mı yoksa “köle” Şekeroğlu öldüğüyle mi kalacak?
“Hiçbir suçlamanın yöneltilmediği” efendiler çağı olan 5. yüzyılda mı, yoksa ilk çeyreğinde olduğumuz 21. yüzyıldamıyız gerçekten, göreceğiz.
