RASIH REŞAT
Gazze için kurulan Barış Kurulu’nda tuhaf bir tanıdıklık hissi var. Dil yeni, aktörler güncel ama mantık fazlasıyla eski. Büyük bir yıkımın ardından ortaya çıkan küresel yorgunluk, ahlaki bir boşluk ve ardından kurulan bir masa… Etrafında güçlü devletler, tartışmalı liderler ve savaş sicili kabarık isimler. BM de böyle doğmamış mıydı?
BM, İkinci Dünya Savaşı’nın enkazı üzerinde kuruldu. Kurucuları, barışı tesis etme iddiasıyla masaya otururken, birkaç yıl önce Japonya’ya atom bombası atmış güçlerdi. Uluslararası hukuk bundan sonra felaketleri önleyecekti. En azından bize böyle anlatıldı. Tarih ise bunun hiç de öyle olmadığını defalarca gösterdi. Gazze Barış Kurulu, sanki bu hikâyenin güncellenmiş ama özü değişmemiş bir devamı gibi duruyor.
Masadaki en sembolik isimlerden biri Tony Blair. Blair’in varlığı, sessiz ama net bir mesaj veriyor: Savaş tecrübesi artık barış inşasında aranan bir nitelik. Irak Savaşı’nı uluslararası hukuku hiçe sayarak başlatmış bir ismin bugün Gazze için barış konuşması, artık kimsenin “hesap verme” beklentisi kalmadığını gösteriyor. Savaş deneyimi ve savaşı meşru kılmak için hazırlanan dosyayı “daha seksi” hâle getirme becerisi ödüllendiriliyor sanki.
Bu tabloyu tamamlayan en kritik itiraf ise bizzat Birleşmiş Milletler’in tepesinden geldi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, BBC’de Anna Foster’a verdiği röportajda, dünyanın giderek “hukukun üstünlüğünden, gücün hukukuna” kaydığını açıkça söyledi. Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısının bugünün dünyasını yansıtmadığını kabul eden Guterres, bazı büyük güçlerin artık çok taraflı çözümleri gereksiz gördüğünü ve kendi güçlerinin uluslararası hukuktan daha önemli olduğuna inandığını ifade etti. Daha da çarpıcı olanı, BM’nin bu güçler karşısında etkili bir yaptırım kapasitesinin kalmadığını itiraf etmesiydi.
Bu sözler, Gazze Barış Kurulu gibi yapıların neden ortaya çıktığını da açıklıyor. Güvenlik Konseyi kilitlenmiş durumda. Veto mekanizması barışı değil, çıkarları koruyor. Hukuk metinlerde duruyor ama uygulanmadığı her gün biraz daha sembolikleşiyor. Ve bu boşlukta yeni masalar kuruluyor. Hukukun yerine ağırlık, ilkenin yerine pazarlık geçiyor.
KURALLAR AKIŞI
DURDURABİLİR AMA
BENİ DURDURAMAZ
Bu yeni düzenin mimarı olarak sahnede Donald Trump var. Bunu sadece politik kararlarından değil, sembollerle kurduğu dilden de okumak mümkün. Trump’ın son BM Genel Kurulu toplantısında, yürüyen merdivenin bozulmasını kullanarak BM’nin ne hâle geldiğine işaret etmesi ve ardından kürsüde yaptığı doğaçlama konuşma… Bunların hepsi, ya okumadığımız ya da okumak istemediğimiz işaretlerdi. Mesaj açıktı: Kurallar akışı durdurabilir ama beni durduramaz. BM binasının içinde ama kurumsal ritüelin dışında konuşmak, Trump’ın uluslararası düzene bakışının küçük bir özeti gibiydi.
Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan, çok taraflı anlaşmaları tek taraflı terk eden, egemenliği pazarlık konusu haline getiren bir figürün bugün “barış kurucu” rolüne soyunması tesadüf değil. Bu bir çelişki de değil; yeni normun kendisi. Artık barışı kuranlar, kuralları en rahat ihlal edebilenler. Ve masanın kendisi…
Britanya İşçi Partisi’nin, Blair liderliğinde kazandığı ilk seçim başarısıyla neredeyse örtüşen Starmer zaferinin ardından Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturan Yvette Cooper, Davos’ta yaptığı açıklamada, Trump’ın Gazze Barış Kurulu’na imza atmak için acele etmeyeceğini söylemişti. Bunun nedeninin “kapsam” olduğunu vurgulayan Cooper, Barış Kurulu’nun Gazze’deki durumu sonlandırma hedefinin ötesinde, çok daha geniş meseleleri içeren hukuki bir anlaşma tasarladığını ifade etti. Bu sözler, kurulun BM’nin yerine geçebilecek, Trump’a başkan olarak geniş yetkiler tanıyabilecek yeni bir yapı olduğu yönündeki eleştirilere de adeta benzin döktü.
Trump gibi uluslararası kuralları ihlal peşinde olanlar ellerini ovuştururken, bütün siyasi argüman ve varlıklarını BM Güvenlik Konseyi karlarına bağlayanlar panik içinde. Misal, Kıbrıslı Rumlar’da bu durum ciddi tedirginlik yaratıyor. Çünkü onlar için uluslararası hukuk soyut bir kavram değil; onlarca yıldır dayandıkları temel argüman. Güvenlik Konseyi kararları, toprak bütünlüğü ve hukuki süreklilik, tüm diplomatik pozisyonun omurgası. BM dışı, hukuku önemsemeyen aktörlerin kurduğu yeni barış formatları, bu zemini doğal olarak sarsıyor.
Birleşmiş Milletler kusurluydu, çelişkiliydi, sık sık baypas edildi. Ama en azından hukukun güçten üstün olduğu iddiasını taşırdı. Gazze Barış Kurulu ise sanki “Kuralları ihlal edebilenler, barışı da tanımlar” şeklindeki gizli bir mottoyla hareket edecek gibi duruyor. Eğer bu yeni normsa ve Yvette Cooper’ın da işaret ettiği gibi mesele artık sadece Gazze değilse, Güvenlik Konseyi döneminin yerini Barış Konseyi dönemi alıyor olabilir. Ve tarih, bunu da not ediyor.
