SİNEM NAZLI DEMİR
Aynı hava,
Aynı rüzgâr,
Ama değişti nefes alışım.
Gökyüzü yerinde duruyor,
Ancak ağırlaştı bakışlarım.
Memleketimin üzerinde dolaşan bir karartı;
Çiçeklenmeden budanan hayatlar…
Dağlardan duyulacak bir ses bekliyorum,
Adı konmamış bir isyanın yankısını.
Kadınların haykırışlarını.
2025 yılında, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre şüpheli kadın ölümlerinin sayısı kadın cinayetlerinin sayısını geçti. Platformun kayıt tutmaya başladığı tarihten bu yana ilk kez böyle bir tablo ortaya çıktı. Aynı dönemde, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın “aile yılı” ilan ettiği bir atmosferde, kadınlar neredeyse her hafta bir başka kız kardeşleri için sokaktaydı. Öldürülen ya da öldürüldüğünü düşündükleri ve ölümünün cinayet davası olarak görülmesini istedikleri kadınlar için. Çünkü kadınların çok iyi bildiği üzere, her kadın ölümü kamuoyuna “kadın cinayeti” olarak yansımıyor. Bazı ölümler daha en baştan “intihar etti” gibi ifadelerle duyuruluyor. Böylece ölüm yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir sınıflandırma meselesine dönüşüyor.
Oysa ölümün kendisinden daha ağır olan bir şey varsa, o da şüpheli ölümdür. Kaza mı, intihar mı, cinayet mi olduğu netleştirilmeyen; dosya başlığında “şüpheli” olarak bırakılan bir ölüm. “Arada kalan” bir hayat. Ancak bu ölümleri son zamanlarda sürekli “şüpheli kadın ölümü” başlığı altında duymamız tesadüf değil çünkü hiçbir kadın ölümü, toplumsal bağlamından koparılarak münferit biçimde değerlendirilemez.
Kadınların eylemlerde taşıdığı “kadın cinayetleri münferit değildir” pankartını görmemiz tesadüf değil; çünkü failler birbirinden öğreniyor; siyasal söylemlerden ve yargı kararlarından cesaret alıyor. Bu nedenle şüpheli kadın ölümlerinde yargılanan sanıkların ifadelerinin ve “kendi hayatına son verdi” senaryolarının birbirine bu kadar benzemesi basit bir rastlantı değil. Bu kolektif senaryonun izlerini ise son yıllardaki dosyalarda açıkça görebiliriz:
Henüz adli tıp raporu yayımlanmamışken “intihar etti” denilen 19 yaşındaki Sümeyye Satılmış;
Mustafa Bingöl tarafından öldürüldükten sonra intihar süsü verilerek adına not yazılan 18 yaşındaki Dilan Geyik;
İsmail Kutlay’ın başından vurup intihar gibi gösterdiği ve hastaneye kendi elleriyle götürdüğü 24 yaşındaki Helin Kutlay;
H.H.S. tarafından boğularak öldürüldükten sonra mezarlıkta bulunan ve ilk aşamada dosyası “şüpheli ölüm” olarak kayda geçen 39 yaşındaki Alev Koç;
Cesedinde iki farklı erkeğe ait DNA bulunmasına rağmen Van Valiliği’nin intihardan kaynaklı ölüm olarak duyurduğu Rojin Kabaiş;
İntihar etti denilerek polise haber verilen ve evde ölü bulunan 27 yaşındaki Ceren Işık ve daha yüzlerce kadın…
Kızlarının ölüm haberlerini bu başlıklarla medyadan ve kamu kurumlarından öğrenen aileler, sadece intihar süsü vererek cinayet suçundan kurtulmaya çalışan faillerle mücadele etmiyor. Aynı zamanda geç gelen çelişkili raporlarla, etkin yürütülmeyen soruşturmalarla, dinlenmeyen tanıklarla ve şüphelilere yönelik verilen tahliye kararlarıyla da mücadele ediyor. Esra Hankulu’nu öldürdükten sonra “Esra hayatını kaybettiği için üzgünüm, ölümüyle bir ilgim yoktur” diyen Ümitcan Uygun’un, Şule Çet’i camdan aşağı atarak öldürdükten sonra “Şule’ye dokunmadık. Neye dayanarak bu kadar insan üstümüze geliyor? Gösteriş amacındalar” diyen Çağatay Aksu’nun bu açıklamaları, işte tam da bu konjonktürden besleniyor.
Ancak kadınların talepleri, intihar süsü verilen kadın cinayetlerinin açığa çıkarılmasıyla sınırlı kalmıyor. Kadınlar, ölüm oranlarını açıklayanların, çözümü de sağlamak ve başka bir kadın öldürülmesin diye önleyici politikaları hayata geçirmek zorunda olduğunu savunuyor. Çünkü açığa çıkarılan her gerçek, toplumsal adalet duygusuna da katkı sağlıyor. Dolayısıyla kadınlar, iktidarın “evlenin, doğurun, bir daha doğurun” taleplerine karşı, “yaşamak istiyoruz” diyorlar. Bu nedenle, cinayet olduğu ortaya çıkarılan her kadının ölümü ise kadınların eylemleri sayesinde görünür kılınıyor. Failler kendilerini aklayamasın, kurumlar da dosyaları hızlıca kapatmasın diye öldürülen kadınların kız kardeşleri, bu 8 Mart’ta da yasa koyuculara ve politika üreticilere sesleniyor:
“Bir kadın camdan düşüyorsa itilmediğini, kaza olmuşsa öldürülmediğini kanıtlayınız!”
Ve daha da önemlisi…
“Kanıtlar bulunduktan sonra gerekli cezaları veriniz!”
Çünkü cezasızlık, bu mekanizmanın en görünür dayanağı. Etkili soruşturma yürütülmediğinde, deliller yeterince toplanmadığında ya da yargı sürecinin farklı aşamalarında olayın bütününe bakılmadığında, gerçeğe ulaşma ihtimali zayıflıyor. Mesele bu nedenle yalnızca tekil vakaların değil, bir soruşturma rejiminin meselesi. Dolayısıyla 8 Mart, yalnızca bir anma ya da kutlama günü değil; tam da bu rejime itirazın kamusal ifadesi. “Yaşamak istiyoruz” diyen kadınlar, rakamların açıklanmasını değil, o rakamların azalmasını talep ediyor. Şüpheyle kapatılan dosyaların yeniden açılmasını ve bir kadının daha “yüksekten düşerek” ya da “evde ölü bulunarak” hayatını kaybetmemesini istiyor.
Şüphe gerçeğin yerini almasın, ölüm bir sınıflandırma politikasına indirgenmesin diye, yaşamdan koparılan tüm kadınlar adına 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nüz kutlu olsun.
