RASIH REŞAT
III. Charles, Amerika Birleşik Devletleri’ni ziyaret ettiğinde sahne tanıdıktır: El sıkışmalar, konuşmalar, espriler, semboller… Ancak bu ziyaretlerin anlamı artık törensel olmaktan çok stratejik. Çünkü uluslararası sistem değişti ve bu değişimin, İngiliz Kraliyetini yeniden işlevsel kıldığı bu ziyaret sayesinde görülmeye başlandı.
Uluslararası ortam artık ne Soğuk Savaş’ın net bloklar dünyası ne de 1990’ların kendinden emin küresel düzeni… “Özel ilişki” diye tarif edilen Birleşik Krallık – ABD hattı, bugün otomatik bir ortaklıktan ziyade, sürekli yeniden kurulması gereken bir dengeye dönüşmüş durumda. Bu kırılganlık en çok siyaset üzerinden görünür hale geliyor.
Keir Starmer liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti, ABD Başkanı Donald Trump ile ilişkiler konusunda ciddi bir baskı altında. Trump’ın kişisel diplomasi tarzı, öngörülemez, zaman zaman sert ve çoğu zaman kuralsız ve bu durum Londra’da, özellikle de İşçi Partisi içinde rahatsızlık yaratıyor. Parti tabanında ve kamuoyunda, Trump ile kurulacak yakın ilişkilerin siyasi maliyeti sıkça tartışılıyor. Starmer dikkatli adım atmaya çalışıyor ama Tony Blair’in karşılaştığı “George Bush’un süs köpeği” eleştirisine benzer bir eleştiriye maruz kalmak ile ABD ile ilişkileri tamiri zor noktaya doğru akışına bırakmak arasında zor bir seçim yapmak durumunda kalıyor. Starmer’in bir Churchill olmadığı ya da Kraliyet ordusunun Irak savaşında gereği kadar cesur davranmadığı söylemleri Trump’ın kadim müttefikine attığı sözlü füzelerden sadece bazıları.
Bu durum, Britanya’nın ABD ile ilişkisini klasik hükümetler arası çerçevenin dışına taşırıyor. İşte tam bu noktada bu sefer monarşi devreye giriyor. Kral, Başbakan’ın tavsiyesi üzerine ABD ile birtakım diplomatik angajmanlara kendini dahil ediyor. Seçilmiş liderlerin aksine, III. Charles siyasi bir pozisyon almak zorunda değil. Bu da ona, hükümetlerin kuramadığı bir temas hattı açıyor. Bir anlamda Britanya, diğer ülkelerden farklı olarak ABD ile iki ayrı kanaldan ilişki kurabilen nadir aktörlerden biri haline geliyor: Biri siyasi, diğeri monarşik.
Bu iki kanallı temas dünyada çok az ülkenin elinde bulunan nadir bir enstrüman olarak göze çarpıyor ve Londra’ya “ikincil ama esnek” bir güç kazandırıyor.
Çünkü Trump’ın diplomasi tarzı incelendiğinde dikkat çekici bir detay ortaya çıkıyor: Birçok dünya liderine karşı sergilediği nezaketsiz, hatta zaman zaman aşağılayıcı tavrı, İngiltere Kralı’na karşı göstermiyor. Bu sadece protokol meselesi değil.
Bazı yorumculara göre bu durum, Trump’ın kendi siyasi imajıyla da bağlantılı. Kendini güçlü, merkezi ve tartışmasız bir otorite figürü olarak konumlandırma eğilimi, monarşiyle kurduğu ilişkiye de yansıyor. Bu durumu ironik bir şekilde yorumlamaya kalkarsak, Trump’ın monarşik sembollere gösterdiği saygının ardında, kendisini de benzer bir figür olarak görme eğilimi yatıyor olabilir. ABD’deki “Anti Kral” gösterilerinin nedeni, güçlü bir argüman olarak karşımızda duruyor.
Britanya monarşisi, özellikle Büyük Britanya halkının sevgilisi Galler Prensesi Diana’nın ölümü öncesi ve sonrasında ciddi bir meşruiyet krizi yaşadı. Kamuoyunun beklentileri ile sarayın refleksleri arasındaki mesafe, kuruma yönelik eleştirileri güçlendirdi. Ardından gelen süreçte Camilla’nın toplum tarafından kabul görmesinin uzun yıllar alması, monarşinin toplumsal meşruiyetinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Daha sonra York Dükü Prens Andrew’un Jeffrey Epstein ile bağlantıları ortaya çıktı ve bu durum kuruma yönelik güveni daha da sarstı. Sıradan bir yurttaş gibi tutuklanması ise bu duruma, “Fish and chips”e (1) tuz ile sirkenin yaptığından öte bir katkıda bulundu. Hemen öncesinde Sussex Dükü Prens Harry ile Meghan Markle’ın kraliyet görevlerinden hatta ülkeden ayrılma kararı alması monarşinin sadece kurumsal değil, aynı zamanda ailevi bir kriz yaşadığını tüm dünyaya gösterdi.
Bütün bu gelişmeler, “monarşi artık gereksiz mi” sorusunu hiç olmadığı kadar güçlü hale getirdi. Hatta bazı çevrelerde monarşinin tamamen kaldırılması gerektiği açıkça tartışılmaya başlandı. İşte tam da böyle bir zeminde, III. Charles’ın ABD’de, özellikle Amerikan Senatosu’nda yaptığı konuşma, sadece diplomatik değil, aynı zamanda kendi açısından kurumsal bir dönüm noktası olarak okunabilir.
Bu konuşmada ABD–Britanya ilişkilerinin hayati önemi vurgulandı. Ama daha önemlisi, monarşinin hâlâ işlevsel bir aktör olabileceği gösterildi. Bu, iki sonucu beraberinde getirdi: Birincisi, transatlantik ilişkilerde yumuşama ve yeniden angajman zemini oluştu. İkincisi, Britanya monarşisi kendi itibarını, sadece para harcayıp çay partilerinde ve polo karşılaşmalarında boy gösteren şımarık bir aile değil, gerektiğinde başbakan ile Büyük Britanya hükümetini diplomatik sıkıntıdan kurtarabilecek konumda olduğunu göstererek kısmen de olsa yeniden inşa etmeye başladı.
Bugün uluslararası sistem, normların aşındığı bir evreye girmiş durumda. “Trumpist” olarak tanımlanan bu dönem, diplomatik kuralları esnetiyor; ittifakları kişiselleştiriyor ve öngörülebilirliği azaltıyor. Böyle bir ortamda Britanya’nın elindeki en önemli avantajlardan biri, Kraliyetin verdiği bu çift kanallı diplomasi kapasitesi. Siyasi kanal kriz üretse bile, monarşik kanal temas kurabiliyor. Ve bu, özellikle öngörülemez liderlerle ilişkilerde kritik bir esneklik sağlıyor.
Sonuç olarak III. Charles’ın ABD ziyareti, sadece bir devlet ziyareti değil; değişen uluslararası sistemde Britanya’nın nasıl ayakta kalmaya çalıştığının bir göstergesi. Bu, bir gücün yeniden doğuşu değil. Ama bir gücün kendini yeniden tanımlama çabası. Kralın ABD ziyaretinin yararlı olup olmadığını elbette zaman gösterecek ancak ilk işaretler iyi. Böyle devam ederse, İngiltere Kralı da yeni konumunu monarşiyi kurtarmak adına benimserse, Dünya, III. Charles’ı “en kral diplomat” olarak görmeye alışacak gibi.
(1) Fish and chips: Britanya mutfağının en ikonik yemeklerinden biridir. Panelenmiş balık kızartması ve patates kızartmasından oluşur. Tuz ve sirke ile servis edilir. (editörün notu)
